10 Ekim 2012 Çarşamba

AMOUR (2012)

NOT: A
Filmlerine alışılması zaman alan yönetmenler varsa Michael Haneke'nin kesinlikle bu yönetmenlerin başında geldiğini söyleyebilirim. Ve Haneke hakkında ders almış ve filmleri hakkında kompozisyonlar yazmış olduğumdan dolayı yönetmene alışmış olmasaydım, muhtemelen bu filmi de bu kadar beğenmezdim. İlk olarak "Funny Games" (Ölümcül Oyunlar, 1997), "Benny's Video" (Benny'nin Videosu, 1992), "Code Inconnu" (Bilinmeyen Kod, 2000) ve "Le Temps du Loup" (Kurdun Günü, 2003) gibi zor filmlerini izleyerek tanıştığım, "Caché" (Saklı, 2005) ile beğenmeye başladığım, "Das Weiße Band" (Beyaz Band, 2009) ile sonunda tam puan verdiğim Haneke'nin bu seneki filmi de oldukça etkileyici.

Michael Haneke'nin bizzat bulunduğu ve bize ufak seminer verdiği 50. New York Film Festivali'nde izlediğim "Amour" (Aşk), yaşlılığı, hastalığı ve ölümü anlatan gerçekçi ve tüyler ürpertici bir dram. 65. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ile ödüllendirilen ve bu sene Oscar'larda Avusturya'yı temsil edecek olan film, Haneke'nin diğer filmlerine oranla daha duygusal. Klişe hastalık filmlerinin aksine hastalığın getirdiği mental ve fiziksel acıyı tam anlamıyla beyaz perdeye yansıtan Haneke, bizi "Beasts of the Southern Wild" (Düşler Diyarı, 2012) filmi gibi tecrübe bile etmek istemeyeceğimiz bir durumun içine sokuyor. Haneke'nin itinayla yönettiği ve oyuncularının performanslarıyla öne çıkan "Aşk", yılın iyi filmlerinden biri olmasının yanında aşırı derecede de depresif bir film. Uzun çekimleri ve ağır temposuyla da seyircinin beklentisini ve sabrını test eden filmi izlemek yönetmenin stiline alışılmadığı takdirde kolay değil.

Anne (Emmanuelle Riva)
Haneke'nin diğer filmlerinde de olduğu gibi burjuva bir ailede geçen "Aşk", yaşları 80 civarı olan eski piano öğretmeni bir çiftin yaşla beraber gelen hastalıkla mücadelesini anlatıyor. Polislerin Anne'in (Emmanuelle Riva) ölmüş bedenini bulmasını göstererek açılış yapan film, Anne'in hastalığının ciddiyetini film başlamadan haber veriyor. İlerledikçe neler olup bittiğini anladığımız filmde Haneke, hayatımızı paylaşacağımız kişiyle hayatı nasıl sonlandıracağımızı düşünmediğimizi hatırlatırken, bizi kaçınılmaz gerçekle de yüzleştiriyor adeta. Hayattan herhangi bir beklentisi bulunmayan ve kendi haline sessiz bir hayat süren Anne ve Georges'un (Jean-Louis Trintignant) başta huzurlu bir yaşam sürdürdüklerini gösteren usta yönetmen, bu huzuru her zamanki gibi çok geçmeden Anne'in garip duraksamalarıyla bozuyor.

Bir kaç inme sonrasında ciddi bir felç geçiren Anne'in hastalık aşamalarına tanıklık ettiğimiz filmin en önemli yönü hastalığın hem hasta, hem de yakını üzerine olan fiziksel, duygusal ve mental etkilerini tüm çarpıcılığı ile anlatması. Anne'in yaşına rağmen oldukça güzel yüzünün hastalık ilerledikçe çöktüğü, Georges'un yüzünün de gitgide bir kağıt gibi beyazlaşmaya başladığı filmde Georges'un hayatta ona eşlik ettiği tek varlığı kaybetmek istememesindeki korkuyu seyircinin içine işliyor adeta. Sıkıntı ve kedere rağmen karısının bir dediğini iki etmeyen Georges'un Anne'i iyileştirme umutları ve de en önemlisi ona bakma çabası geleceği sorgulamamıza neden oluyor. Hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği bu durumu dakika dakika içimize işleyen Haneke'nin seyircide yarattığı duygu ise hüzünden çok korku oluyor. Soluk ten rengi sinematografisiyle neredeyse ölümü andıran film, amacını gerçekleştirerek seyirciyi depresif bir moda sokmayı başarıyor.

Georges (Jean-Louis Trintignant)
Film aynı zamanda aile sevgisi ve partnerlerin birbirlerine karşı olan görevlerini işlerken, ötenaziyle saygın bir şekilde ölme kavramına da değiniyor. Anne'in hastalığı yüzünden kızına (Isabelle Huppert) görünmek istememesi, kızının gözünde kötü bir izlenim bırakmak istememesinden başka bir şey değil. Buna ek olarak Georges'un bu zor zamanlarda kızı dahil kimseden yardım istemeyip her şeyi kendi yapması da bunun başka bir göstergesi. Bu arada kızı Eva'nın annesi için endişelenmesi ve onu durmadan görmek istemesiyle de filmin aile temalarına dokunduğu belirtmek gerek. Öte yandan, karısının ölümü üzerine Georges'un Anne için çiçekleri itinayla kesmesi karısına olan -sonsuz- sevgi ve saygısını açık bir şekilde göstermekte.

Bu arada yönetmen Michael Haneke olur da film seyirciyi şok etmez mi? Her filminde olduğu gibi yine seyirciyi şok etmesini bilen Haneke, bir sahneyle de yürekleri ağızlara getiriyor. Ayrıca, Haneke'nin Avusturyalı besteci Franz Schubert hayranlığı "La pianiste" (Piano Öğretmeni, 2001) filminde olduğu gibi bu filmde de mevcut. Bu arada Haneke'nin filmde seyircilerin piano resitali dinlemek için koltuklara oturduğu uzun sahneyle oldukça yeni ve garip bir an yaşattığını söyleyebilirim.

Jean-Louis Trintignant'ın Georges karakteriyle güçlü bir performans sergilediği filmde asıl oyunculuğu Emmanuelle Riva veriyor. Riva'nın Anne'in ızdırabını tam anlamıyla yansıttığı filmdeki ilginç detay ise Riva'nın felçli hastaları incelemeden bunu başarmış olması. Haneke'nin film sonrası verdiği seminerde bize bahsettiği üzere Riva'nın istememesi nedeniyle bizzat kendisinin hastaları incelemesiyle ortaya çıkan karakter, Haneke'nin ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu tekrardan kanıtlar nitelikte.

Michael Haneke, Emmanuelle Riva ve Jean-Louis Trintignant
Özetlemek gerekirse; senenin en güçlü, en iyi ve en kaliteli filmlerinden biri olan "Amour" (Aşk), aynı zamanda yılın en depresif filmi. Haneke'nin itinayla yönettiği, ölüm, yaşlılık ve hastalık üzerine gerçekten ağır ve izlemesi zor bir film olan "Aşk", güçlü oyunculukları ve etkileyici anlatımıyla geleceği sorgulatmayı biliyor.

Oscar Ödülleri
- Yabancı Dilde En İyi Film: Avusturya

Oscar Adaylıkları
- En İyi Film
- En İyi Yönetmen: Michael Haneke
- En İyi Kadın Oyuncu: Emmanuelle Riva
- En İyi Senaryo: Michael Haneke

Cannes Film Festivali Ödülleri
- Altın Palmiye: Michael Haneke

Yönetmen: Michael Haneke
Senaryo: Michael Haneke
Oyuncular: Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva, Isabelle Huppert
Süre: 127 dk.
Ülke: Avusturya
Ortak Ülke: Fransa, Almanya

NOT: A

9 yorum:

Gökhan Öztürk dedi ki...

hanekeden kötü bir film beklemek olmaz. en azından haneke sevenler için :) yazını okuyunca filmi baya merak ettim doğrusu..

Alp Turgut dedi ki...

Ilk filmlerini beğendiğimi pek söyleyemem; fakat "La pianiste" ve "Cache" ile beraber uyuşmaya başladık :) " The White Ribbon" favorimdir.

Bluezs dedi ki...

Alp, sinema konusunda çok uyuşuyoruz seninle. Dün gece filmi izledim ve sabah ilk iş gelip yazına baktım. Bununla karşılaşacağımı biliyordum:) Eline sağlık dostum:)Bu akşam Pi:)

- dedi ki...

Kanımca, Caché ve Code Inconnu ustanın en iyi filmleri. L'amour ise artık usta olmanın getirdiği ağırlıkla düşünülmüş karizmatik bir çalışma. Bu arada yazıda geçen "Uzun çekimleri ve ağır temposuyla da seyircinin beklentisini ve sabrını test eden filmi izlemek, yönetmenin stiline alışılmadığı takdirde kolay değil." şeklindeki ifadeye katılmıyorum keza bu çok da Haneke'ye özgü bir yaklaşım değil, Avrupa Sanat sinemasının genel estetiğidir. Bu tarz sinemaya alışkın olanlar için bu filme "akıcı" demek bile mümkün.

nalan karabudak dedi ki...

Yazdıklarınıza ek olarak; akılda kalan sahnelerden biri de hiç şüphesiz, felç geçirmiş olan Anne karakterinin altını ıslattığı sahne.Haneke, bu sahne de yine evrensel duyguya temas etmiş,İster toplumun üst ya da elit bir tabakasından gelmiş olsun isterse konuştuğu alfabeye dahi hakim olamayan bir kadın olsun,hastalığının kötü bir getirisi karşısında kadının kırılganlığı,incinen gururunun belki de tüm dünya kadınlarıyla aynı etkiyi yaratır. Georges 'in Anneyi yastıkla boğması da tüyler ürperten aynı zamanda "sevgi" kavramını tekrar düşündüren cinstendi. Bu sahnede yanımda oturan kadın seyircinin," cani adam "yorumunu yapması da oldukça farklı geldi bana.Evet kimilerine göre, sevdiği,emek verdiği kadını öldürebilecek kadar cani bir adam Georges. Fakat aslında Haneke bu sahne de gerçek sevginin ne olduğunu tekrar soruyor bizlere. Acı çekmesine daha fazla dayanamadığı sevgilisini elleriyle öldürebilecek kadar güçlü bir aşktı gerçek sevgi.Bu sahne filme adını veren unutulmayacak sahnelerden biri hiç şüphesiz..

Huriye Kocoglu Donmez dedi ki...

Bence yönetmen, filmine "aşk" adını koymakla oldukça cüretkar.
Aşk hayal.Gerçekte olmayan bir kavram. Filmde aşka dair hiçbirşey yok, çok aradım bulamadım. Sorumluluğun zincirlerini bir bir önümüze seriyor yönetmen, bu pırangaların ağırlığını çok yetenekli bir şekilde damarlarınızda hissettiriyor sizlere.Aşık oldun, evlendin, "iyi günde ve kötü günde" diye yemin ettin, sevdin,seviştin, çocuk yaptın,birlikte yaşlandın, bayağı büyümüş çocukların seni ziyarete gelmeleri külfeti.Amansız bir hastalığın karşısında bezginlik bıkkınlık, yaşlılığın zorlukları, sevimsizliği tüm çıplaklığı ile serilmiş. Ama filmde var olmayan şey "aşk"tı.Ben göremedim, hissedemedim. Yönetmen açıkça şu mesajı veriyor:yaşlılara otonazi hakkı verin.

gürkan yılmaz dedi ki...

Okuduğum son yorum, filmi izledikten sonra zihnimde süzülen ilk yorumumun açılımı gibiydi. Ben de bu filmde aşk bulamadım. Karakterler pek derinleşmemiş bence. 120 dk'lık filmde kökü topu derinleştirmen gereken iki ana karakteri derinleştiremiyorsan, büyük usta falan deyip müsamaha göstermemi bekleyemezsin Heneke ağabeyciğim. Teknik bir değerlendirme olmasın diye bir kaç şey söyleyip bitireceğim. Zira, bu ilk yorumum. Sadece bu sitede değil, sinema forumlarında ilk yorumum. Ben böylesine empati geliştirmenin önemli olduğu bir filmde daha sempatik iki ana karakter görmek isterdim. Onların geçmiş hikayelerine daha fazla değinilmesinden yana olurdum. Bunların yerine mal gibi bir adamın bende hiç bir sempati uyandırmayan sözde aşkını izledim. Ne biçim bir şeydir bu? İnsan uzak doğuda bir dağın tepesinde yaşayan iki aseksüel budist erkeğin hikayesini izlerken daha fazla keyif alabilir. Daha fazla sevgi izler. Bir sahnede bu hıyar herife bayağı kıl oldum ki senaristin beni ters yönden avladığı andı. :) Anne bilinci yerinde olduğu bir anda abinin elini tutuyor. Bizimki mal gibi bakınıyor hala. Sonra birden uyanıyor ve hızlı bir şekilde eşinin elini avuçlarının içine alıyor. Oğlum, sen ne zamandan beri romantik bir an yaşamadın yahu? Kaç yıldır gidiyor bu ot gibi beraberlik? Neyse, bende hiç de sempati uyandırmayan bu iki uyuz moruk çiftin hikayesinden, haliyle filmden hiç hoşlanmadım. Teknik olarak iyi bir film olabilir ama bence totalde vasat bir film.

Vo Günal dedi ki...

Sevgili Gürkan Yılmaz,

Yorumunuz iyi başladı; zihinler, süzülmeler, açılımlar, derinlikler vesair yaklaşımlarla... Lakin daha sonra ne olduysa olmuş ve Türkçe bozulmaya, gülme işareti konmaya başlanmış, ardından "ot gibi", "hıyar", "kıl olmak" tarzı sokak ağzına düşürmüşsünüz. Zira son olarak da solonuzu "moruk" diyerekten sonlandırmışsınız.

Sanal ortamdaki ilk yorumunuz olduğunu yazmışsınız, umuyorum ki son olur. Uslüp yok, dil yok, akıl sanıyorum ki biraz var. Kıssadan hisse, anlayacağınız dilden: Yapacağınız yorumu sikeyim.

İyi günler.


gürkan yılmaz dedi ki...

Sizin yorumunuz da iyi başlamıştı. "Sevgili Gürkan Yılmaz," diyerek girdiğiniz yorumunuzu "Yapacağınız yorumu sikeyim." diye sonlandırarak, forum dilinin ve zeka ürünü yorumların nasıl bir formata sahip olacağına dair attığınız nutku; sokak diline olan hakimiyetinizle taçlandırmışsınız. Film hakkında herhangi bir yorum yapmazken, filmin altına yapılan bir yorum hakkında yorum yapma ihtiyacı duyuşunuzun esvab-ı mucizesi nedir acaba?

Okuduğunuzu doğru anlama kaabiliyetinizi sorgulamayacağım ama yazdığım çok basit bir şeyi yanlış anlamada gösterdiğiniz üstün başarıyı görmezden gelemeyeceğim.

"Sanal ortamdaki ilk yorumunuz olduğunu yazmışsınız, " demişsiniz.

Ben öyle bir şey demedim. "Zira, bu ilk yorumum. Sadece bu sitede değil, sinema forumlarında ilk yorumum." demiştim. Bu ifadeden sanal ortamdaki ilk yorumumu yapıyor oluşumu varsaymanız, yanlış anlamanın yanında yaptığım yoruma hakarettir. Takdir etmekten aciz olmayacağınız üzere; sanal ortamdaki ilk yorumunu yapan birinin yorumuna hiç benzememektedir yorumum. Sinema forumlarına neden yazmadığımın cevabını detaylı olarak yazmama gerek kalmadı sayenizde. Yalnız oldukça tahrik olduğumdan yorum yapmaya devam edeceğim.

Neyse, yukarıdaki sıkıcı üslubumu sadece sizi iğnelemek için kullandığımı belirtip kendi üslubuma döneyim. Bir derginin editörüne yollanmak üzere bir yazı yazıyor olsaydım, tabi ki farklı bir üslup kullanırdım. Yazdığım, filmi az önce izlemiş olan bir sinemaseverin sıcağı sıcağına verdiği beyanatlardan öte bir ciddiyet taşımadığı için kullandığım üslup sizin gibi bir sanal ukala tarafından ağır eleştirilecek malzeme niteliği taşımaz. Boşuna celallenip boşuna zahmet etmişsiniz, yorumuma boşu boşuna küfür etmişsiniz. Ben orada var olmayan sanal karakterlere "hıyar, mal, ot" gibi yakıştırmalarda bulunuyorum. Siz ise yaşayan, var olan gerçek bir kişinin yorumuna küfür ederek en hafifinden ayıp etmiş oluyorsunuz. Film hakkında söyleyecek sözünüz varsa dinleyebilirim. Şahsıma yahut şahsımın ürettiklerine hakaret veya küfür etmenize tahammül etmeyeceğimi bildiririm...

Yorum Gönder