21 Temmuz 2014 Pazartesi

ILO ILO, KAPRINGEN / A HIJACKING ve MOEBIUSEU / MOEBIUS (2013)

>
Geçen senenin göz atılması gereken yabancı dildeki filmlerine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu yazının konukları ise Singapur yapımı "Ilo Ilo", Danimarka yapımı "Kapringen / A Hijacking" ve Güney Kore yapımı "Moebius".


Cannes Film Festivali'nde aldığı Altın Kamera Ödülü'yle dikkat çeken Singapur yapımı "Ilo Ilo", bir çocuğun dadısıyla olan duygusal ilişkisini konu alıyor. Başlarda fazlasıyla yaramaz olmasına rağmen zamanla dadısına ailesine olmadığı kadar bağlanan bir çocuğu izlediğimiz filmde ikilinin arasındaki ilişki o kadar samimi bir şekilde işleniyor ki bir yerden sonra kendinizi filmin akışına bırakıyorsunuz. Başroldeki Yeo Yann Yann başta olmak üzere tüm kadronun oldukça başarılı performanslar sergilediği filmde Singapur'un sosyoekonomik durumuna da bakma şansı buluyoruz. Ucuz işçi çalıştırmanın bile aileler üzerine bir ağırlık yarattığı bir yaşam havuzunda bazı insanların yüzeye çıkamayarak intihara kalkıştığını bile filmde görmek mümkün. Bu arada film, bir yandan da karakterlerin bulunduğu yaş düzeyleri çerçevesinde dertlerinin de doğru orantılı olarak arttığını seyirciye veriyor. Bunu dadısını deli gibi seven bir çocuğun ve onun ailesi üzerinden göstermesi ise filmin en güzel özelliği.

Dinamik kameranın etkili bir şekilde kullanıldığı filmin tekniği gerçekten oldukça profesyonel. İşte bu noktada filmin neden Altın Kamera Ödülü'nü aldığını rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. 2013'ün başarılı filmlerinden biri olan "Ilo Ilo", içinizi ısıtan ve aynı zamanda kalbinizi burkan yapısıyla herkesin göz atmasını öneriyorum.

Cannes Film Festivali Ödülleri
  • Altın Kamera
Yönetmen: Anthony Chen
Senaryo: Anthony Chen
Oyuncular: Yann Yann Yeo, Tian Wen Chen, Angeli Bayani
Görüntü Yönetimi: Benoit Soler
Süre: 99 dk.
Ülke: Singapur

NOT: B+


NOT: B+
2013'ün en iyi filmler listesine girme ihtimali olan filmleri araştırırken keşfettiğim Danimarka yapımı "Kapringen / A Hijacking / Fidye", korsanlar tarafından ele geçirilen Danimarkalı kargo gemisinin içinde ve dışında yaşananları tüm gerçekçiliğiyle ele alan gerçekten üst düzey bir film. Tobias Lindholm tarafından yazılan ve yönetilen filmde kaçırılan gemi mürettebatının psikolojisini günlük niteliğinde seyirciye sunulurken asıl ağırlığı şirketin korsanlarla yaptığı pazarlığa vererek türe taze kan katıyor. Yakın zamanda vizyona girecek Oscar ödülleri açısından önem taşıyan "Captain Phillips / Kaptan Phillips"le olan konu benzerliği nedeniyle önem taşıyan filmin Danimarka Oscar'ları olarak kabul edilen 2013 Bodil Ödülleri'nde En İyi Film Ödülü'nü aldığını belirtmek gerek.

Korsan kaçırmaları durumlarında şirketlerin korsanlarla nasıl pazarlık yaptığını, ne tür taktiklerin uygulandığını ve insanların görüşmeler sırasında neler yaşadıklarını fazlasıyla doğal bir şekilde ekrana yansıtan "Fidye", başarılı oyuncu performanslarıyla da artı puan almayı başarıyor. Ağır tempoyla başlamasına rağmen heyecan düzeyini gittikçe üst noktalara taşımasına bilen filmi izlerken karakterlele empati kurmamak elde değil. Açıkçası yönetmen Lindholm olayları o kadar başarılı bir şekilde anlatabilmiş ki, sanırzını film gerçek olaylardan etkilenilerek çekilmiş. Öte yandan, film her ne kadar işlediği konunun hakkını verse de konusu itibariyle alt tema bakımından sınırlı kaldığı için doğal olarak daha ileriye gidememesi filmin en büyük dezavantajı. Teknik açıdan da fazlasıyla başarılı olan film, şimdiden 2013'ün en iyi yabancı dildeki filmleri listesinde yerini ayırtmış durumda.

Yönetmen: Tobias Lindholm
Senaryo: Tobias Lindholm
Oyuncular: Pilou Asbæk, Søren Malling, Dar Salim
Orijinal Müzik: Hildur Guðnadóttir
Görüntü Yönetimi: Magnus Nordenhof Jønck
Kurgu: Adam Nielsen
Süre: 103 dk.
Ülke: Danimarka

NOT: B+


NOT: B
Geçen seneki filmi "Pieta / Acı" ile Altın Aslan kazanan ünlü yönetmen Kim Ki-duk'un hız kaybetmeden çektiği yeni filmi "Moebiuseu / Moebius", kuşkusuz yönetmenin ve yılın en ilginç filmlerden biri. Bunun da en büyük nedeni filmde tek bir diyalog dahi bulunmaması. Buna rağmen akıcı kurgusu ve basit anlatımıyla kolayca izlenebilir bir film olan "Moebius", içerik anlamında ise bir o kadar hazmı zor bir yapım. "Acı"da olduğu gibi şiddet ve cinsellik temalarının parelel yapısını işleyen Kim Ki-duk, yine aynı sularda yüzerek seyirciyi şok etmesini biliyor.

Kocasının onu aldattığını öğrenen bir kadının cinnet geçirerek oğlunun penisini kesip evden kaçtığı, kocasının ise bunalıma girip oğluna tedavi aradığı bir hikayeyi konu alan filmde kadının tekrar eve gelmesiyle her şey daha korkunç bir hal alıyor.

Kim Ki-duk'un yine bir önceki filminde olduğu gibi ensest ilişkiye de dokunduğu filmde taş ve bıçakla vücudun deforma edilerek uygulandığı orgasm tekniğiyle yönetmen, mastürbasyon ve seksin insanlar üzerinde zarar verici bir etki bıraktığının metaforunu yapıyor. Cinsel dürtülerin aile içinde bile zıtlıklara yol açtığını gördüğümüz filmde insanların tutku ve şehvet içinde körleştiğine de tanıklık ediyoruz. Lakin filmin tamamiyle amatör el kamerasıyla çekilmesi filmin en büyük eksiği olarak göze çarpıyor. Her sahnesi sanki bir okul projesini andıran "Moebius", profesyonel bir şekilde çekilseydi eminim filmin seyirci üzerinde bıraktığı etki daha ağır olurdu. Bir de filmde her şeyin fazlasıyla sade ilerlemesi filmi biraz gerçek dışı bir zemine koyuyor. Bu kadar olay olurken hiçbir güvenlik kurumunun ses çıkarmaması, şiddet sahnelerinin gerçeklikten tamamen uzak bir şekilde gerçekleşmesi ve yine aynı şiddet sahnelerinde aktörlerin birbirlerine vurmadıklarının açıkça belli olması bir yerden sonra aşırı derecede rahatsız ediyor. Buna rağmen filmin bıraktığı etki "Acı"yı aratmıyor.

Venedik Film Festivali Adaylıkları
  •  Altın Aslan En İyi Film
Yönetmen: Kim Ki-duk
Senaryo: Kim Ki-duk
Oyuncular: Jo Jae-hyeon, Lee Eun-woo, Seo Young-ju
Görüntü Yönetimi: Kim Ki-duk
Kurgu: Kim Ki-duk
Süre: 89 dk.
Ülke: Güney Kore

NOT: B

9 Temmuz 2014 Çarşamba

MUD, WHAT MAISIE KNEW ve OUT OF FURNACE (2013)

>
Son kalan filmlere kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bitecek gibi durmayan filmler bakalım ne zaman bitecek orası en büyük merak konusu.

NOT: B+
2013'ün en merak ettiğim filmlerinden biri olmasına rağmen en son izlediğim filmlerden biri olan "Mud", iki küçük çocuğun kanun kaçağı bir adamla olan arkadaşlıklarını konu alıyor. 2013'teki "Dallas Buyers Club / Sınırsızlar Klübü" ve "The Wolf of Wall Street / Para Avcısı" gibi performanslarına bir yenisini daha ekleyen Matthew McConaughey'nin açıkçası yılın en iyi erkek oyuncusu ünvanını her açıdan hak ettiğini bir kere daha gösteriyor. Tek yılda bu kadar farklı performanslar sergileyerek rol çalan McConaughey'nin altın yılının 2013 olduğuna kuşku yok. Bu arada film her ne kadar McConaughey'ninmiş gibi gözüksede asıl alkışı filmdeki çocuk aktörler Tye Sheridan ve Jacob Lofland hak etmekte. 

Kanun kaçağı Mud'ın sevdiği kadınla tekrardan bir araya gelebilme mücadelesinin anlatıldığı "Mud"da filmin ismiyle aynı adı taşıyan karakterin yardım aldığı iki çocukla olan arkadaşlığını konu alıyor. Dürüstlük, aşk, sevgi ve aile gibi kavramların üzerinde duran "Mud", sakin temposu ve sonlara doğru artan etkileyici atmosferiyle seyirciye heyecanlı bir deneyim yaşatmasını biliyor. Bir yandan ABD'de devletle vatandaşlar arasındaki soruna değinen filmde diğer yandan da taşra hayatının bireyler üzerinde bıraktığı etkiye değiniliyor. Her yaştan izleyiciye hitap eden "Mud"ın yılın başarılı işlerinden biri olduğuna kuşku yok.

Yönetmen: Jeff Nichols
Senaryo: Jeff Nichols
Oyuncular: Matthew McConaughey, Tye Sheridan, Jacob Lofland, Reese Witherspoon
Orijinal Müzik: David Wingo
Görüntü Yönetimi: Adam Stone
Kurgu: Julie Monroe
Süre: 130 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+


NOT: B+
Scott McGehee ve David Siegel'ın yönettiği "What Maisie Knew / Arada Kalan", açıkçası bu yılın sürprizlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Henry James'in 1987 tarihli romanından uyarlanan filmde 6 yaşındaki Maisie'nin annesi ve babasının ayrılması sonucu yaşadığı trajedi konu alınıyor. Başrollerinde Juliıanne Moore, Alexander Skarsgård ve Steve Coogan'ın bulunduğu filmdeki asıl övgüyü ise filmin baş karakteri Maisie'ye hayat veren Onata Aprile hak ediyor.

Öncelikle babası Beale'nin (Coogan) dadısı Margo'yla (Joanna Vanderham) evlenmesi üzerine annesi Susanne'nin (Moore) da barmen Lincoln'la (Skarsgård) evlendiği filmde yönetmenler McGhee ve Siegel'in Maisie'nin yaşadıklarını fazla drama kaçmadan minimalist bir şekilde anlatmaya çalışmaları filmin öne çıkan en başarılı özelliği. İki arada bir derede kalan Maisie'nin hayata karşı umudunu hiçbir zaman kaybetmemesi ise filmi oldukça sempatik bir atmosfere sokuyor. Bu arada, annesi ve babasının daima kariyerlerine önem vererek küçük kızları Maisie'yi ikinci plana attıklarını gördüğümüz filmde Maisie'nin üvey annesi ve üvey babasıyla vakit geçirmek zorunda kalması da bir süre sonra Maisie'nin onları gerçek ebeveynleri gibi özümsemesine neden oluyor ki, filmin acı-tatlı havasının tatlı kısmını oluşturan en büyük özellik de bu. Yaşına oranla hayatı daha fazla vedalarla dolu olan küçük Maisie'nin melankolik hikayesi gerçekten yılın görülmesi gereken filmlerinden biri. Her ne kadar rock yıldızı annesinin New York'a geldiği zaman gibi senaryosunda iyi işlenmemiş kısımlar olsa da Aprile'in tatlılığının filmi bambaşka bir yere taşıdığı kesin. Kesinlikle kaçırmayın.

Yönetmen: Scott McGehee, David Siegel
Senaryo: Nancy Doyne ve Carroll Cartwright (senaryo), Henry James (roman)
Oyuncular: Onata Aprile, Julianne Moore, Alexander Skarsgård, Steve Coogan, Joanna Vanderham
Orijinal Müzik: Nick Urata
Görüntü Yönetimi: Giles Nuttgens
Kurgu: Madeleine Gavin
Süre: 99 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+


Sırf Christian Bale'in varlığı yüzünden izlemek istediğim bir film olan "Out of the Furnace / Kardeşim İçin"den beklentim açıkçası pek yoktu. Her ne kadar yönetmen Scoot Cooper'ın Jeff Bridges'a Oscar kazandıran "Crazy Heart / Çılgın Kalp" (2009) filmini fazlasıyla beğenmiş olsam da bu film için pek heyecanlanmıyordum. Filmi izledikten sonra pek bir beklenti içine girmediğime açıkçası sevindim.

Talihsiz bir trafik kazası sonucu hapse girerek bir anda hayatı mahvolan Russell, hapisten çıktığında arkasında bıraktığı hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını farkeder. Zaten hasta olan babası ölmüş, sevgilisi onu başkasına tercih etmiş ve hatta hamile kalmış, kardeşi ise pek bahsetmediği kötü bir yola düşmüştür. Para için sokaklarda mafya üyelerinin adamlarıyla dövüşmeye başlayan kardeşi Rodney'nin günün birinde kaybolması, hayata kaldığı yerden devam etmeye çalışan Russell'ı tek kelimeyle yıkar. Kardeşinin başına ne geldiğini araştırmaya başlayan karakterin kabuğundan çıkma hikayesi bir insanın kardeşi için neler yapacağının kanıtı niteliğindedir.

Christian Bale'in "American Hustle / Düzenbaz"ın ardından oldukça başarılı bir performans sergilediği 2013'ün ikinci filmi olma özelliği taşıyan "Kardeşim İçin", adından da anlaşılacağı gibi üst metinde kardeş ve aile sevgisini ele alıyor. Rodney'nin para kazanmak için yaptığı şeylerle ABD'deki işsizlik sorununa değinen filmde hükümetin vatandaşlara sahip çıkmadığının altı çiziliyor. Ayrıca, karakterin Irak Savaşı'nda savaşması gibi detaylarla da bu durumu pekiştiriyor. Fakat filmin klişe yapısı olay örgüsünü oldukça tahmin edilebilir bir havaya sokuyor. Bir yerden sonra o defalarca izlediğimiz bir Hollywood intikam hikayesini izliyoruz. Bu basit senaryo da doğal olarak filmin beklentileri karşılayamamasının en önemli nedeni. Buna rağmen merak uyandırıcı temposu ve başarılı performanslarla film seyirciyi kesinlikle sıkmıyor. Kısaca, "Kardeşim İçin" için Christian Bale veya Casey Affleck severlerin izlemeyi tercih edeceği sıradan ama sıkmayan bir film diyebilirim

Yönetmen: Scott Cooper
Senaryo: Brad Ingelsby, Scott Cooper
Oyuncular: Christian Bale, Casey Affleck, Zoe Saldana, Woody Harrelson, Willem Dafoe, Forrest Whitaker
Orijinal Müzik: Dickon Hinchliffe
Görüntü Yönetimi: Masanobu Takayanagi
Kurgu: David Rosenbloom
Süre: 116 dk.
Ülke: ABD

NOT: B

25 Haziran 2014 Çarşamba

Michael Jackson'ın Birlikte Çalıştığı Ünlü Yönetmenler

>

Bundan 5 yıl önce bahar ayında gelen müjdeli bir haberle en büyük hayalimi gerçekleştirebileceğimi öğrendiğimdeki sevincimi anlatamam. 4 yaşımdan beri hayranı olduğum, danslarını izleyerek ezberlediğim, her şarkısını bildiğim ve her albümünü aldığım Pop'un Kralı Michael Jackson'ın konserini sonunda izleyebilecektim. Bilet satışı başladığı anda bilgisayarımın başına geçtiğimi daha dün gibi hatırlıyorum. Vakit kaybetmeden biletimi almış, otel rezervazyonumu yapmış ve uçak biletimi de ayarlamıştım. Geriye yapılacak tek bir şey kalmıştı; o da doğum günümden iki gün önce olan konser gününü beklemekti ki, 25 Haziran günü duyduğum felaket haberle sadece en büyük hayalimi gerçekleştiremeyecek olacağımı öğrenmekle kalmayıp kalbimden de bir parça koptu. Önce hakkında yazılan binlerce yalan haberden biri zannettim; fakat ne yazık ki bu sefer doğruydu.

Michael Jackson hayranlığımın ne derecede olduğu beni tanıyanlar tarafından iyi bilinir. Hatta yaptığım her şey, söylediğim her söz dahil tüm izlerim unutulsa bile hakkımda unutulmayacak tek şey Michael Jackson'ı ne kadar çok sevdiğimdir. İşte bu yüzden bugün Pop'un Kralı'nın ölüm yıl dönümü için hazırladığım bu dosya ile efsanenin kliplerinde birlikte çalıştığı ünlü yönetmenleri sizlerle paylaşacağım.

Michael Jackson'ın sinema tutkusu onu her zaman müzik kliplerini kısa filmlere dönüştürmeye ittiği bir gerçektir. Başyapıt "Thriller" ile başlayan kendini aşma tutkusuyla birbirinden kaliteli yönetmenlerle çalışan Jackson'ın hatta Sidney Lumet'le "The Wizard of Oz"un siyahi versiyonu olarak adlandırılabilecek "The Wiz" adlı bir filmi bile bulunmakta; fakat bu dosyada sadece müzik kliplerini işleyeceğimiz için bu filme bilerek yer vermedim. Şimdi lafı fazla uzatmadan Kral'ın ünlü yönetmenlere birlikte çalıştığı klipleri sıralamaya başlayalım.



THRILLER ve BLACK OR WHITE
John Landis


İlki tahmin edilebileceği gibi "Thriller". Gelmiş geçmiş en fazla satan albüm ünvanın elinden tutan "Thriller"ın aynı adlı taşıyan klibi "The Blues Brothers" (1980) ve "An American Werewolf in London" (1981) gibi filmlerle tanınan John Landis tarafından yönetildi. 13 dakikalık klip olması nedeniyle alanında bir ilki gerçekleştiren ve rekorlar kırmaya devam eden klip hala gelmiş geçmiş en iyi müzik klipleri arasında. Jackson daha sonra Landis'la "Black or White" klibinde de beraber çalıştı.





CAPTAIN EO
Francis Ford Coppola


Senaryosu George Lucas tarafından yazılan, Francis Ford Coppola tarafından yönetilen "Captain EO" (1986), izlemesi keyifli kült bir fantastik bilimkurgu örneği. Jackson'ın "We Are Here to Change the World" adlı parçasının klibi olma özelliği taşıyan filmin bütçesi ise 23.7 milyon dolar civarında. Filmin süresi ise 17 dakika.




BAD
Martin Scorsese


Kenar mahallede yaşıyan bir üniversite öğrencisinin çevresindeki arkadaşları yüzünden kötü biri olmaya itelendiği "Bad"in yönetmenlik koltuğunda oturan isim Martin Scorsese. "Taxi Driver / Taksi Şöförü" (1976) ve "Raging Bull / Kızgın Boğa" (1980) dahil olmak üzere sayısız başyapıta imza atan usta yönetmenin bir Michael Jackson klibi yönettiği az bilinen bir özelliği olduğu bir gerçek. 18 dakika olmasından ötürü en uzun MJ kliplerinden biri olan kısa filmde Scorsese imzalarını görmek mümkün. Ayrıca, kısa film bir sürü "West Side Story / Batı Yakası Hikayesi" (1961) referansı barındırmakta.




WHO IS IT
David Fincher


Gizemli, karanlık ve şüphe uyandıran bir terk edilme olayını anlatan "Who Is It", özelliklernden de anlaşılacağı gibi usta yönetmen David Fincher tarafından yönetildi. Bu tabii ki Fincher'ın yönettiği tek müzk klibi olmamakla beraber Fincher'ın kariyerini yakından takip edenlerin de bileceği gibi yönetmenin bir sürü müzik klibi yönetmenliği mevcut. Hatırlamayanlar için Fincher'ın yönettiği bazı filmler "Fight Club / Dövüş Klübü" (1999), "Seven / Yedi" (1995) ve "The Social Network / Sosyal Ağ" (2010).




THEY DON'T CARE ABOUT US
Spike Lee 


Politik tavırlarıyla tanınan "Malcolm X" (1992) ve "25th Hour / 25. Saat" (2002) kaliteli filmlere imza atmış Spike Lee tarafından yönetilen "They Don't Care About Us"ın iki farklı versiyonu çekildi. Hapisanede geçen versiyonu içerdiği görüntüler dolayısıyla yasaklandığı için yıllarca Brezilya versiyonu gösterilen klibin her iki versiyonu da birbirinden iyi. Eleştirel ve politik tavrıyla hükümetin halkı önemsemediğini anlatan parça sert yapısıyla öne çıkıyor. Spike Lee'nin geçen sene çektiği "Michael Jackson Bad 25" belgeselinin Venedik Film Festivali'nde en iyi belgesel seçildiğini belirtmek gerek.






GHOSTS
Stan Winston


Yönetmenlikten çok "Terminator", "Jurassic Park", "Iron Man" dahil aklınıza gelebilecek tüm filmlerin özel efekt departmanlarında çalışan, bir sürü ikonik karaktere imza atan Stan Winston'ın çektiği "Ghosts", Jackson'ın "Ghost", "Is It Scary" ve "2 Bad" adlı parçalarının müzik klibini oluşturuyor. Makyaj tasarımları ve özel efektleriyle öne çıkan kısa filmin süresi ise 38 dakika. MJ'nin birden fazla karaktere can verdiği müzik klibinde herşey tek kelimeyle mükemmel.

21 Haziran 2014 Cumartesi

HELI, GLORIA ve L'INCONNU DU LAC / STRANGER BY THE LAKE (2013)

>
Beklediğiniz gecikmiş 2013 Film Doktoru Ödülleri'ne artık az kaldı. Onun için kalan filmleri hızlıca incelemeye devam ediyoruz ki, zevkli kısıma artık gelelim. Bu yazıda açıkçası benim beklentilerimin biraz aşağısında kalmış yabancı filmleri inceleyeceğim.

NOT: B
66. Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü almış filmlerle aramın pek iyi olmadığını belirtmeliyim. En azından son yıllarda. Bu yüzden bu dalda ödül alan Meksika yapımı "Heli" için beklentilerim ve umutlarım fazlaydı ama ne yazık ki beklentilerim yine tam olarak karşılanmadı.Yine de karşımızda oldukça çarpıcı bir Meksika portresi bulunduğunu özellikle belirtmek isterim. 

Amat Escalante'nin yönettiği, Zümrüt Çavuşoğlu ve Ayhan Ergürsel'in senaryosunda katkı sağladığı "Heli", aynı isimdeki şanssız bir Meksikalı'nın başına gelen talihsiz olayları konu alıyor. Küçük kardeşinin sevgilisinin evlerine kokain saklamasından dolayı mafya tarafında kaçırılan ve işkenceye uğrayan Heli ve ailesinin başına gelenler gerçekten ibretlik. Meksika'da yaşamanın nasıl bir şey olduğunu tüm çarpıcılığıyla seyirciye sunan filmde yoldan çıkmış polislerin ve suçluların arasında kalan halkın neler yaşadığını görüyoruz. Çocukların küçük yaşlarda cinsellik ve şiddete maruz kaldığı bu tehlikeli şartları izlerken şaşkınlığınızı gizleyemeceksiniz. Ama tabii filmin yavaş temposu ve fazlasıyla basit hikayesi filmi daha ileriye gitmesini engelliyor ne yazık ki. Gücünün tamamını Meksika'da yaşanan acımasız olaylardan filmde Amat Escalante'nin yönetmenliğinin ise başarılı olduğunu söyleyebilirim. Yönetmenin olayları bu kadar gerçekçi bir şekilde beyaz perdeye taşıyabilmesi gerçekten takdir edilesi bir durum.

Cannes Film Festivali Ödülleri
  • En İyi Yönetmen: Amat Escalante
Yönetmen: Amat Escalante
Senaryo: Amat Escalante, Gabriel Reyes, Zümrüt Çavuşoğlu, Ayhan Ergürsel 
Oyuncular: Armando Espitia, Andrea Vergara, Linda González

Orijinal Müzik: Lasse Marhaug
Görüntü Yönetimi: Lorenzo Hagerman
Kurgu: Natalia López
Süre: 105 dk.
Ülke: Meksika

NOT: B


NOT: B
Yılın çok konuşulan yabancı filmlerinden birinin "Gloria" olduğuna şüphe yok. Yaşça büyük boşanmış bir kadın olan Gloria'nın hayata aynı bir genç gibi devam etme çabasını konu alan film, bunu ilginç bir flört hikayesiyle anlatıyor.  Berlin Film Festivalinde Gümüş Ayı En İyi Kadın Oyuncu Ödülü dahil 3 dalda ödüllendirilen filmde Paulina Garcia gerçekten başarılı bir performans ortaya koyuyor. Ama film için pek aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Herkes gibi mutluluğu arayan "Gloria", günün birinde gittiği bir dans gecesinde az çok aynı yaştaki Rodolfo'yla karşılaşır ve ondan etkilenir. Geçmişi kabarık ikili, çok geçmeden romantik bir yolculuğa yel açarken zamanla geçmişlerinin yükü altında ezilmeye başlarlar.

Yönetmen ve senarist Sebastián Lelio'nun bildiğimiz bir konuyu biraz daha cesur bir şekilde işlediği filmde Gloria'nın yaşadığı ve üstesinden gelmek zorunda olduğu zorlukları izliyoruz. Genel olarak ağır bir tempoyla ilerleyen filme Rodolfo karakterini girmesiyle olaylara daha farklı açıdan bakmaya başlıyoruz. İkilinin geçmişte bırakmak zorunda oldukları eski eşleri ve geride bırakamayacakları evlatlarının arasında sık sık kaldıkları hikayede karakterlerin bu durumdan sıkıldıkları her hallerinden anlaşılıyor. Gloria'nın kıskançlığı sonucunda ortaya çıkan şımarık ve anlamsız tavırları bir yandan, Rodolfo'nun da aynı kıskançlık ve sinirle yaptığı çocuksu kaçışları "aşkın yaşı yoktur" olarak tanımlanabilecek klişe kavrama az da olsa derinlik getiriyor. Bunun dışında zaten bildiğimiz şekilde ilerleyen filmde hiçbir sürpriz bulunmamakla beraber pek de yenilik bulunmuyor. Kısaca, "Gloria"nın bu sene Akademi Ödülleri'nde ilk 5'e kalmamış olması oldukça yerinde olmuş diyebilirim.

Berlin Film Festivali Ödülleri
  • Gümüş Ayı En İyi Kadın Oyuncu: Paulina García
  • Ekümenik Jüri Ödülü
  • Alman Sinemacıları Birliği Ödülü
Yönetmen: Sebastián Lelio
Senaryo: Sebastián Lelio, Gonzalo Maza
Oyuncular: Paulina García, Sergio Hernández, Diego Fontecilla

Orijinal Müzik: Nathaniel Méchaly, Shigeru Umebayashi
Görüntü Yönetimi: Benjamín Echazarreta
Kurgu: Sebastián Lelio, Soledad Salfate
Süre: 110 dk.
Ülke: Şili

NOT: B


NOT: B-
33. İstanbul Film
Festivali
66. Cannes Film Festivali'nde Queer Palm ve Belirli Bir Bakış Ödülleri'yle onurlandırılmış "L'inconnu du Lac / Stranger by the Lake / Göldeki Yabancı", benim için 33. İstanbul Film Festivali kapanış filmiydi. Aldığı olumlu eleştiriler nedeniyle sırf sinemada izlemeyi tercih ettiğim film için söyleyeceklerim ise pek olumlu değil. Eşcinsel erkeklerin eğlenmek amaçlı gittiği bir plajda gerçekleşen gizemli cinayetin çözüm sürecini Franck karakterinin gözünden anlatan filmde yönetmen Alain Guiraudie seyirciye izlemesi zor bir seyir sunuyor. Film, her ne kadar en azından son 10 dakikasında oldukça başarılı bir gerilim sunsa da zorluğun asıl sebebi bu değil. İlgi çekici görüntü yönetimine rağmen oldukça ağır bir tempoyla ilerleyen film, gereksiz derecede açık seks sahneleriyle işin ucunu kaçırmış durumda. En azından benim için biraz fazla oldu. O yüzden filmin benim üzerimde yarattığı etki ne yazık ki sanat pornosundan öteye gidemedi. Hatta karakterlerin cinsel organlarını seyirciye dönerek yatmasından zaman zaman yönetmenin seyirciye hakaret etmediğinden şüphelenmedim değil. Bir de filmdeki gizemli cinayetin seyirciye sunalması gizem kavramanının tamamen ortadan kalkmasına neden oluyor. Filmde hissettiğimiz tek gizem son 10 dakikasındaki karanlık kovalamaca. Bunlar, filmin benim için neden ileriye gidemediğinin açıklaması. Gelelim beğendiğim taraflara.

İlk olarak Guiraudie'nin yönetimi gerçekten çok başarılı. Böyle bir filmi çekebilmesinin yanında bu kadar açık sahnelere de hiç çekinmeden yer vermesi takdir edilesi. Bu durum başroldeki oyuncular için de geçerli tabii. Buna ek olarak filmdeki diyaloglar da bir o kadar doğal ve düşündürücü. Filmin hızı yavaş olmasına rağmen yönetmenin son 10 dakikada sunduğu gerilim dolu sekans koltuklarınızdan doğrulmanızı sağlıyor. Ve seyirciyi gittikçe karanlık bir sonsuzluğun içine itiyor. "Göldeki Yabancı", gerçekten 2013'ün ilginç ve izlemesi zor filmlerinden biri. Herkese hitap etmeyen bir film, ama izlemekte de fayda var.

66. Cannes Film Festivali Ödülleri
  • Queer Palm
  • Belirli Bir Bakış: Alain Guiraudie
Yönetmen: Alain Guiraudie
Senaryo: Alain Guiraudie
Oyuncular: Pierre Deladonchamps, Christophe Paou, Patrick d'Assumçao
Orijinal Müzik: Evgueni Galperine, Youli Galperine
Görüntü Yönetimi: Claire Mathon
Kurgu: Jean-Christophe Hym
Süre: 97 dk.
Ülke: Fransa

NOT: B-

DU ZHAN / DRUG WAR, TIAN ZHU DING / A TOUCH OF SIN ve YI DAI ZONG SHI / THE GRANDMASTER (2013)

>
Bu yazı dizisinde 2013'ten kalan Çin-Hong Kong filmlerini inceleyeceğiz. Bu sene Uzak Doğu'nun önemli ödüllerinden Altın At Ödülleri'nde En İyi Film olarak yarışan bu filmlerin Cannes Film Festivali ve Oscar'lardaki durumunu da düşünürsek aslında 2013 için önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

NOT: B
Yine araştırırken keşfettiğim Çin-Hong Kong yapımı "Du Zhan / Drug War / Uyuşturucu Savaşı", özellikle efsanevi dizi "Breaking Bad" (2005-2013) ile tanınan metamfetamin ticaretine başka bir ülkenin bakış açısından bakmamızı sağlıyor. Yakalanan ve ölüm cezası almaktan korktuğu için polis Zhang'e (Honglei Sun) uyuşturucu zincirini yakalaması için yardım eden uyuşturucu üreticisi Timmy Choi'nin (Louis Koo) içinde bulunduğu 72 saatlik operasyonu anlatan filmin finalindeki çatışma sahnesine kadar her şey o kadar sürükleyici bir şekilde işleniyor ki, oturduğunuz yerden kalkamıyorsunuz. Filmin polislerin gizli operasyonlar sırasında neler yaşadığını ve neler yapmak zorunda kaldıklarını alışagelmişin dışında bir şekilde ekrana yansıtması da "Uyuşturucu Savaşı"nın artılarından. 

Neredeyse tamamında Martin Scorsese'nin 2006 yapımlı başyapıtı "The Departed / Köstebek" filminin etkisinin hissedildiği filmin finalindeki çatışma sahnesi ise filmin gerçekçi havasını ciddi bir şekilde zedeliyor. Genel olarak tüm Çin yapımı filmlerde izlediğimiz abartı anlatım ne yazık ki bu filmde de yer almakta. Çatışma sahnesindeki olayların fazlasıyla dramatize edilerek seyirciye sunulduğu filmde hiçbir polisin destek ünitesi veya helikopter çağırmayı akıl edememesi ve yaralanan insanların hiç acı çekmiyormuş gibi kahramanlık yapmaya başlamaları filmin kafa karıştırıcı detayları olarak göze çarpıyor. Ortalığın neredeyse kan banyosuna döndüğü çatışmadaki ardı arkası kesilmeyen tesadüfleri de unutmamak gerek. Yine de Xavier Jamaux imzalı müzikleri ve akıcı kurgusuyla yılın başarılı filmlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğim "Uyuşturucu Savaşı", bu sahneyle de aksiyon anlamında beklentileri karşılayacaktır. Uzak Doğu sinemasını sevenlerin mutlaka kaçırmamasını öneririm.

Yönetmen: Johnnie To
Senaryo: Ryker Chan, Ka-Fai Wai, Nai-Hoi Yau, Xi Yu
Oyuncular: Louis Koo, Honglei Sun, Yi Huang
Orijinal Müzik: Xavier Jamaux
Görüntü Yönetimi: Siu-keung Cheng
Kurgu: Allen Leung, David M. Richardson   
Süre: 107 dk.
Ülke: Çin-Hong Kong

NOT: B


NOT: B
66. Cannes Film Festivali'ned aldığı senaryo ödülü nedeniyle 2013'ün izlenmesi gereken filmleri arasına girmeyi başaran "Tian Zhu Ding / A Touch of Sin / Günahın Dokunuşu", 4 farklı insanın trajik yaşantısını konu alan bir trajedi örneği. Her ne kadar Cannes Film Festivali'nde aldığı senaryo ödülünün hakkını veremese de sürpriz etkisi yapan sahneleriyle seyirciyi şaşırtmayı bilen filmin görüntü yönetimi ise filmin teknik anlamdaki en büyük başarısı. Çin'deki sistem hakkında seyirciyi bilgilendirmesinin yanında toplumun insanları neler yapmak zorunda bıraktığına da değinmekte. 

Haksızlığa uğrayan bir kömür işçisi, ailesini seven bir baba, hayali sevdiği adamla beraber yaşamak olan bir kadın ve seks işçiliği yapan küçük kızların çalıştığı oteldeki görevli bir gencin yaşam şartları nedeniyle öyle yada böyle günaha bulaştıklarını izlediğimiz filmin belki de en büyük eksiği bu 4 hikayenin Alejandro González Iñárritu filmlerinden farklı olarak birbirlerine bağlanmaması olsa gerek. Olayların üstün körü bir şekilde anlatıldığı fazla detaya inmeden karakterleri sunan filmde olayların gelişim şeklinin oldukça basit olduğunu söyleyebilirim. Buna rağmen bölümlerin bitiş şeklinin sizi az çok şaşırtacağının garantisini verebilirim. Özellikle görüntü yönetimiyle seyirciye cezbetme özelliği taşıyan filmdeki şiddet teması her insanın içindeki karanlığın ne derecelere çıkabileceğini bir kere daha gösteriyor. Altın At Ödülleri'nde en iyi müzik ve en iyi kurgu ödülleri alan filmin en azından bu şekilde doğru yerlerden ödül aldığını söylemek mümkün; çünkü filmin müzikleri ve kurgusu gerçekten filmin öne çıkan diğer önemli özelliklerden.

Cannes Film Festivali Ödülleri
  • En İyi Senaryo
Yönetmen: Jia Zhangke
Senaryo: Jia Zhangke
Oyuncular: Wu Jiang, Lanshan Luo, Li Meng
Görüntü Yönetimi: Nelson Yu Lik-wai
Süre: 133 dk.
Ülke: Çin-Hong Kong

NOT: B


NOT: B
Yabancı Dilde En İyi Film dalında olmasa da aldığı 2 Oscar adaylığıyla önemi belli eden "Yi Dai Zong Shi / The Grandmaster / Büyük Usta", Bruce Lee'nin hocası Yip Man'in hayatını bu sefer şiirsel bir dille anlatıyor. Daha önceki Yip Man konulu filmlerin aksine karakterin yaşadığı zorluklardan çok, eski Kung Fu ustasının kızı Gong Er'le olan gizli platonik aşk hikayesini anlatıyor. Ağır temposuna rağmen nefes kesici görüntü yönetimi ve etkili müzikleriyle seyirciye görsel açıdan zengin bir seyir sunan filmde Nathaniel Méchaly ve Umebayashi Shigeru'nun harikulade besteleri sayesinde film bir müzik ziyafetini andırıyor. Genel olarak güzel korografilenmiş dövüş sahnelerinin hakim olduğu fimde Wong Kar-wai'nin gösterdiği özeni tüm ağır ve yakın çekim sahnelerde hissetmek mümkün.

Filmin en büyük eksiği ise bir türlü ne anlatmak istediğine karar verememesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan dağınık anlatım. Bir yandan Yip Man'in Wing Chun stilini tüm Çin'e yayma uğraşını anlatırken bir anda merceğini Gong Er'in intikam savaşına çeviriyor. Tam bunu yaparken bir anda ikilinin aralarındaki aşk hikayesine atlayan film ardından  bir başka şeye geçiyor. Bu da özellikle Çin tarihini yakından takip etmeyenler için yani çoğu seyirci için dikkat dağıtıcı unsur görevi üstleniyor. Gereğinden fazla detay bir yerden sonra yoruyor ve takip etmesi zor bir hal alıyor. Buna ek olarak filmde kullanılan ağır çekimlerin ve Çin edebiyatı kokan diyaloglarun da gereğinden fazla olduğuna inanıyorum. Keşke sadece anahtar noktalarda kullanılsaydı. Kısaca, "Büyük Usta" Yip Man hakkında daha fazla şey öğrenirken Kung Fu tarihine de yakından bakmanızı sağlıyor. Buna rağmen filmin seyirciyi tavlayacak en öne çıkan yönü kuşkusuz görsel tarafı.

Oscar Adaylıkları
  • En İyi Görüntü Yönetimi
  • En İyi Kostüm Tasarımı
Yönetmen: Wong Kar-wai
Senaryo: Wong Kar-wai
Oyuncular: Tony Leung Chiu-Wai, Zhang Ziyi, Chang Chen

Orijinal Müzik: Nathaniel Méchaly, Shigeru Umebayashi
Görüntü Yönetimi: Philippe Le Sourd
Kurgu: Chang William, Poon Hung
Süre: 89 dk.
Ülke: Çin, Hong Kong

NOT: B

9 Haziran 2014 Pazartesi

WADJDA (2013)

>
NOT: B+
2013 yılında sinema tarihi açısından önemli birçok sinema olayına tanıklık ettiğimiz bir gerçek. Sinemanın her alanında zengin bir yılı geride bırakırken bu önemli olayların başında kuşkusuz Suudi Arabistan'dan bir film çıkmış olması gerek. Başlarda oldukça ön yargılı yaklaştığım film için pek bir beklentim yoktu. Sonuçta tarihinde tamamı Suudi Arabistan'da geçen  hiçbir film çıkarmamış bir ülkeden muazzam bir film beklemek çok gerçekçi olmazdı. Gel gelelim durum "her zaman" olduğu gibi tam tersi bir şekil aldı ve ben filmi sandığımdan da çok beğendim. 

86. Akademi Ödülleri'nde Suudi Arabistan'ın Oscar aday adayı olan "Wadjda / Vecide"nin bir diğer ilk değeri taşıyan özelliği de yönetmeninin kadın olması. Kadınların ikinci hatta üçüncü plana atıldığı bir ülkenin gerçek sesinin bir kadın olmaması beklenemezdi zaten. Bu yüzden "Vecide"nin feminist değerlerini görmezden gelmek neredeyse imkansız. Zaten filmin Suudi Arabistan'da kadın olmanın ne demek olduğu üzerine kurulu olduğunu düşünürsek "Vecide", her açıdan sinema tarihi açısından önem teşkil eden filmlerin başında geliyor. Oscar'larda pek şansı olmasa da ilk 9'a kalmayı başaran filmin Venedik Film Festivali başta olmak üzere bir sürü festival ve eleştirmenler birliğinden ödülü ve BAFTA adaylığı bulunmakta.

Vecide (Waad Mohammed) ve Ailesi
En büyük hayali bisiklet kullanmak olmak olan Vecide'nin yaşı itibariyle ülkesinde kadınlara yapılan ayrımcılığı yeni farketmeyi başladığı süreci seyirciye sunan "Vecide", seyirciyi şok edici bir tabloyla başbaşa bırakıyor. Sokaklarda ahlak bekçisinin (gerçek anlamda) gezerek ceza kestiği, kadınların erkekler seslerini duymasın diye yüksek sesle konuşmadıkları, erkeklerin birden fazla kadınla evlenebildiği ve küçük kız çocuklarının kendinden yaşça büyük erkeklerle evlendirildiği bir diyar burası. Suudi Arabistan'a hiç olmadığı kadar yakın bir açıdan bakma şansı sunan filmde yönetmen Haifaa Al-Mansour'un kadınlara yapılan her şeyi tüm çıplaklığıyla resmederek seyirciyi korkunç derecede kötü bir ortamın içine bırakıyor. Kadınların almak istediği giysileri denemek için pis tuvaletlere gitmek zorunda bırakıldığı filmde oje sürmek gibi dışarıdan görülebilecek her türlü bakım da doğal olarak yasak. Hatta kadınların Kur'an-ı Kerim'i çıplak elle tutmasının yasak olduğu bir sahneyle seyirciye sunan Al-Mansour, seyirciyi tamamı din üzerinden yönetilen devletteki içler acısı duruma ortak ediyor. Siz de filmi hem korkarak hem de şaşırarak izlemeye devam ediyorsunuz.

Yukarıda bahsettiğim tüm örneklere en az birer sahne ayıran yönetmen, yaşanan olayları karakterler üzerinden oldukça başarılı bir şekilde anlattığına şüphe yok. Vecide'nin annesinin erkek çocuk için durmadan suçlandığı filmde kocası için her şeyi yapan anne karakterinin tek derdi kocasının bir eş daha almaması. İşin daha da kötü durumu ise böyle bir olay olursa hiçbir şey yapamayacak olması. Öte yandan, Vecide'nin bisiklet parasını toplayabilmek için medresesinde girdiği din yarışmasında birinci gelmesi; fakat bisiklet alacağını öğrenen hocasının Vecide'nin kazandığı parayı onun rızası olmadan Filistinlilere bağışlaması gerçekten üzücü. Bunun gibi bir sürü ibretlik olayın gerçekleştiği filmde aynı zamanda filmin senaristliğini yapan Al-Mansour'un başarısını unutmamak lazım. Çünkü bu kadar kötü olayın ekrana yansıtılması genel olarak pek doğal bir hikaye akışı ortaya çıkarmaz. Ve Al-Mansour'un çıkardığa işe bakarsak kendisi bu işin hakkından gelmiş gibi görünüyor.

Teknik açıdan beklenileni fazlasıyla karşılayan filmin öne çıkan en önemli tarafı ise kuşkusuz Vecide'ye hayat veren küçük oyuncu Waad Mohammed'in performansı. Rolünde hiç sırıtmayan Mohammed, Abdullah karakterine hayat veren Abdullrahman Al Gohani'yle filmi tatlı bir seviyeye taşıyor. Nasıl bir dünyada yaşadıklarını yeni yeni farkeden çocukların onlara mantıksız gelen bu yasaklara karşı koyma biçimleri insanı tam anlamıyla duygulandırıyor.

Abdullah (Abdullrahman Al Gohani) ve Vecide
Sonuç olarak tamamı Suudi Arabistan'da çekilmiş ilk film olma özelliği taşıyan "Wadjda / Vecide", Suudi Arabistan'da kadın olmanın ne olduğunu bir kadının gözünden tüm gerçekçiliğiyle anlatan 2013'ün en önemli ve en başarılı filmlerinden biri. Küçük oyuncuların performanslarıyla renklenen filmde Suudi Arabistan'da kadınlara yapılan ibretlik ayrımcılığı izlerken şaşkınlığınızı gizleyemeyeceksiniz.

Yönetmen: Haifaa Al-Mansour
Senaryo: Haifaa Al-Mansour
Oyuncular: Waad Mohammed, Reem Abdullah, Abdullrahman Al Gohani 
Orijinal Müzik: Max Richter
Görüntü Yönetimi: Lutz Reitemeier
Kurgu: Andreas Wodraschke
Süre: 98 dk.
Ülke: Suudi Arabistan

NOT: B+

8 Haziran 2014 Pazar

THE WAY WAY BACK, PRINCE AVALANCHE ve ABOUT TIME (2013)

>
Bu yazıda 2013'ün bende sürpriz etkisi yaratan filmleri inceleyeceğim. Bu filmlerin 2013 filmlerini bitirmeden mutlaka göz atılması gerektiğini düşünüyorum. Hepsi en az bir önceki kadar eğlenceli ve komik.

NOT: B+
2013'ü tam sürprizsiz kapattık derken karşıma çıkan ilk filmlerden biri olan "The Way Way Back", tatlı havası ve eğlenceli karakterleriyle kalbimi çaldı. Nat Faxon ve Jim Rash'in oldukça güzel bir şekilde yönettiklerim filmde Duncan adlı 14 yaşındaki içine kapanık bir çocuğun kendine olan güvenini kazanma hikayesi anlatılıyor. Steve Carell ve Liam James'in başrollerini paylaştığı filmin asıl yıldızı ise kuşkusuz Sam Rockwell. Tek kelimeyle harika bir karaktere aynı onun gibi harika bir şekilde hayat veren Rockwell, filmi bambaşka bir yere taşımış. Şahsen Sam Rockwell'i pek sevmeyen biri olmama rağmen bu film sayesinde artık kendini sevmeye başladım. Öte yandan, çocuk oyunculardan James karakteri tam anlamıyla ekrana yansıtırken River Alexander, Peter karakteriyle öne çıkıyor. Özellikle annesiyle yaptığı kavgalar oldukça komik.

Üvey babası olmak üzere olan Trent, üvey kardeşi ve annesiyle tatile giden Duncan, annesinin Trent yüzünden onu ihmal etmesinden, Trent ve kızının ona karşı aldığı düşmanca tavırdan bıkmıştır. Bunca şeyden bunalan Duncan bir gün enerjik, ilginç ve iyi kalpli aquapark sahibi Owen'la tanışır ve onun parkında çalışmaya başlar. Başlarda güvensiz tavırlarıyla zorluklar yaşayan Duncan, zamanla kendini sevdirir ve parkın maskotu haline gelir. Bu sırada annesi ise Trent'i onu aldattığını farketmiş ama yine de affetmiştir. Bunca zorluk içinde kendini bulmuş olmanın mutluluğu yaşayan Duncan, komşu kızı Susanne ile oldukça güzel bir arkadaşlığa da yelken açacaktır.

Başta kendine güven olmak üzere oldukça sade ve güzel temaları içinde bulunduran "The Way Way Back", ilk dakikasından son anına kadar seyirciye mutlu bir seyif keyfi sunmayı başarıyor. Mizah dolu karakterleriyle oldukça samimi bir ortam yaratmayı başaran filmde karakterlerin birbirleriyle olan diyalogları da bir o kadar başarılı. Film, öyle ya da böyle her çocuğun geçmek zorunda olduğu süreci belki biraz karikatürize ve basit bir dille anlatıyor olabilir. Ama işlenen konuyu göz önünde bulundurursak filmin daha ciddi bir şekilde ele alınması "The Way Way Back"i bu kadar samimi, kolay izlenir ve eğlecenli yapmazdı. 2013 filmlerini geride bırakmadan mutlaka izlenmesi gereken filmlerden.

Yönetmen: Nat Faxon, Jim Rash
Senaryo: Nat Faxon, Jim Rash
Oyuncular: Steve Carell, Toni Collette, Allison Janney, Liam James, River Alexander, Sam Rockwell

Orijinal Müzik: Rob Simonsen
Görüntü Yönetimi: John Bailey
Kurgu: Tatiana S. Riegel
Süre: 103 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+


NOT: B+
2013'ün sürprizlerinden biri olarak tanımlayabileceğim "Prince Avalanche / Yolların Prensi", oldukça basit olmasına rağmen seyirciye hem özgün hem de eğlenceli bir seyir keyfi sunmayı başarabilen yılın başarılı filmlerinden biri. 63. Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı En İyi Yönetmen Ödülü ile ödüllendirilen film, ABD'deki iki sıradan yol işçisinin başlarına gelen sıradan olaylar sayesinde iki arkadaş olmalarını anlatıyor. Beğenmediğim aktörlerden biri olan Emile Hirsch'in bile güzel performans sergilediği filmde asıl övgüyü ise Paul Rudd hak ediyor. Zaten komedi filmlerindeki performansıyla kendini kanıtlayan Rudd, Hirsch'le güzel bir ikili oluştururken filmi de güzel bir seviyeye taşıyor.

Her şeyin oldukça sıradan başladığı yol işinde iki farklı yaş aralığında olması sebebiyle iki farklı karakteri tanıma fırsatı yakalıyoruz. Tek amacı kızlarla yatmak olan, iş arkadaşı Alvin'in kardeşi Lance'le sevgilisiyle sıradan ve tatlı bir hayat yaşamanın hayallerini kuran Alvin'in işleri Alvin'in kız arkadaşıyla ayrılmasıyla bozuluyor. Bu noktadan itibaren hayatın anlamını sorgulamaya  başlayan ikili çareyi sarhoş olmakta buluyolar. 

David Gordon Green'in ağır çekimlerinin Explosions in the Sky ve David Wingo'nun uyumlu müzikleriyle harmanlandığı filmdeki karakterler tamamen hayatından içinden gelen basit karakterler. Bu da filmi oldukça basit bir zeminde ilerlemesini sağlayarak filmin eğlenceli yapısını daha yükseğe taşımakta. Kısaca filmin en büyük avantajı filmin bu özelliğinden kaynaklanıyor.

Berlin Film Festivali Ödülleri
  • Gümüş Ayı En İyi Yönetmen: David Gordon Green
Yönetmen: David Gordon Green
Senaryo: David Gordon Green, Sveinn Ólafur Gunnarsson, Hafsteinn Gunnar Sigurðsson
Oyuncular: Paul Rudd, Emile Hirsch

Orijinal Müzik: Explosions in the Sky, David Wingo
Görüntü Yönetimi: Tim Orr
Kurgu: Colin Patton 
Süre: 94 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+


NOT: B+
"About Time / Zamanda Aşk"ın fragmanını ilk izlediğimde sevgililer gününe özel patlamış mısır filmi olarak gördüğümü itiraf edebilirim. Hatta sırf fragmanı yüzünden filmi izlemekten vazgeçmiştim. Sonra gelen olumlu yorumlar nedeniyle tekrardan listeme koyduğum filmi izledikten sonra yine bir sürprizle daha karşılaştım. Babası gibi zamanda yolculuk yapabilen Tim'in Mary'le olan ilişkisini konu alan film, özgün ve eğlenceli yapısıyla kendini diğer romantik komedi filmlerinden ayırabilen taze kan niteliğinde.

Kısaca, her şeyin zamanı gelince olacağının metaforu yapıldığı filmde Tim bir gün güzeller güzeli Mary'le tanışır; fakat zaman yolcuğu yaparken yaptığı bir hata nedeniyle onun tekrar tanışmak için tekrardan zamanda yolculuk yapar ve Mary'le bu sefer hiç olmadığı kadar güzel bir anda tanışır. Her şey peri masalı niteliğinde ilerlediği zamanlarda gelen babasının kanser olduğu haberi ise bu durumu bozar. Bu noktadan itibaren yaşanacakların kaçınılmaz olduğunu öğrenen Tim, babasının öğüdünü tutarak her günü biri rutin diğeri dikkatli olmak üzere iki kere yaşamaya başlar ve rutin hayatın hızından kimsenin göremediği güzellikleri ve detayları yakalamaya başlar.

Baba-oğul ilişkisi başta olmak üzere oldukça güzel ailevi konulara değinen "Zamanda Aşk"ın zamanda yolculuk gibi karmaşık bir kavramı işlemesi doğal olarak bazı sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Tim yaptığı zaman yolculuklarının hemen ardından karakterin her zaman dolaptan veya karanlık bir yerden çıkması bir kere filmin en rahatsız eden tarafı. Yani karakter başkasıyla konuştuğu sırada gelecekten yapılan zaman yolcuğu aynı karakterin ortadan kabolmasına mı neden oluyor anlamak güç. Öte yandan, Tim ve babası aynı anda zaman yolcuğu Tim'in babasının geçmişte değiştirdiği herhangi bir detay Tim üzerine yansıması gerekir vs. Kısaca bunun gibi bir sürü soru havada kalıyor. Ama bunları düşünmediğiniz takdirde "Zamanda Aşk", epey keyifle izleyeceğiniz bir film, orası kesin.

Yönetmen: Richard Curtis
Senaryo: Richard Curtis
Oyuncular: Domhnall Gleeson, Rachel McAdams, Bill Nighy

Orijinal Müzik: Nick Laird-Clowes
Görüntü Yönetimi: John Guleserian
Kurgu: Mark Day
Süre: 123 dk.
Ülke: Birleşik Krallık

NOT: B+

4 Haziran 2014 Çarşamba

POZITIA COPILULUI / CHILD'S POSE (2013)

>
NOT: A-
Yıl içindeki önemli festivallerden biri olduğunun daima altını çizdiğim Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı Ödülü alan filmlerin yıl içindeki sıramalara ciddi etkisi olduğunu söyleyebilirim. O yüzden izlemek için can attığım filmlerden biri olan; fakat durmadan ertelediğim Romanya yapımı film, benim için ciddi bir önem taşıyordu. Kalan filmleri tek tek ve hızlıca bitirdiğimiz bu günlerde de artık ertelemenin bir anlamı olmadığı için sonunda bu filmi de izleyebildim ve şunu söyleyebilirim ki, keşke daha önce izleyebilmiş olsaydım.

86. Akademi Ödülleri'nde Romanya'nın Oscar aday adayı olan ve birçok filmin gerisinde kalarak Oscar'a aday olamayan "Pozitia Copilului / Child's Pose / Çocuk Pozu", Rumen filmlerinin kalitesini tekrardan seyirciye gösteren yılın en çarpıcı yapımlarından biri. Film, çocukların ebeveynlerin gözündeki yerini şok edici bir olayla birden fazla açıdan anlatarak işlediği temayı oldukça kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Yönetmen Calin Peter Netzer'in başarılı yönetimiyle adını duyurduğu bir film olarak söyleyebileceğimiz filmin Berlin Film Festivali'nde bir de FIPRESCI Ödülü bulunmakta.

Cornelia Keneres (Luminita Gheorghiu)
Doğum günlerinden büyük partiler verebilecek kadar varlığa sahip olan Cornelia (Luminita Gheorghiu), oğluyla arasındaki kopuk ilişki dışında neredeyse her şeye sahiptir. Kendi çapında bir burjuvazi olarak tanımlanabilecek karakter günün birinde oğlu Barbu'nun (Bogdan Dumitrache) kaza haberiyle sarsılır. Cornelia'nın Barbu'ya bir şey olmadığını öğrenmesiyle rahatlaması bir olurken o anda oğlunun bir çocuğu ezdiğini öğrenmesi ise bu sevincini kursağında bırakır. Bir yandan saplantı derecesinde sevdiği oğluyla olan bozuk ilişkisini düzeltmeye çalışan diğer yandan da merhumun ailesiyle yüzleşmek zorunda olan Cornelia'nın hapse girmesini istemediği oğluna yardım etmesi hiç kolay olmayacaktır.

Yukarıda da bahsettiğim gibi yönetmen ve senarist Calin Peter Netzer'in bir çocuğun ebeveynlerinin gözündeki yerini, filmin adıyla ilişkilendirek gerekirse pozunu incelediği filmde üç farklı anneyi inceleme fırsatı buluyoruz. İlk olarak filmin de ana karakteri olduğu için kaza yapan Barbu'nun annesi Cornelia göze çarpıyor. Onu görmek bile istemeyen oğluna rağmen Barbu'nun hapse girmemesi için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olan; hatta yapan Cornelia, kaza sonrası gerekli olan her türlü stratejik hamleyi kendi yürütüyor. İlk olarak tutanak tutan polisleri ikna eden daha sonra da sırasıyla bilirkişi ve tanıkla anlaşan Cornelia'nın en zor anı ise merhumun annesiyle konuşmasıyla gerçekleşiyor. Bir yandan oğlunun hatasının sonuçlarına katlanmak zorunda kalan Cornelia'nın merhumun ebeveynlerine yalvararak Barbu'yu bağışlamalarını istediği sahne resmen tüyleri diken diken ediyor. Cornelia'nın duygu sömürüsü konuşmasıyla seyircinin yerin dibine geçtiği bu sahnede filmin ikinci annesi olan merhumun annesini izliyoruz tabii. Annenin çocuğu öldüğü için perişan olduğunu gördüğümüz filmde karakterin çocuğundan kalan eşyaları eline aldığı sahne yürek burkuyor. Filmdeki son anne ise Barbu'nun kız arkadaşı Carmen. Babası başkası olan çocuğu Barbu'yu sevdiği için Barbu'dan ayrılmayı istemeyen, ama Barbu'nun ondan çocuk istemediği için ikilemde kalan Carmen'in bu durumu filmin düşündürücü unsurlarından.

Filmde işlenen bir diğer konuda kuşkusuz sınıf farkı. Burjuva kesimin kendi çıkarları uğruna adalet sistemini nasıl yönlendirdiklerini açık bir şekilde gösterdiği filmde Cornelia'nın polislerin, tanığın ve hatta merhumun bile parayla fikrini değiştirdiğini görmek zor değil. Adalet denilen kavramın kapitalizmle eridiğini bir kez daha ortaya koyan filmde ayrıca duygu sömürüsünün de işlevine bir kez daha tanıklık ediyoruz. Zaten film boyunca da bu durumun çarpıcı örneklerine tekrar tekrar rastlamak mümkün. Son olarak filmin başroldeki Luminita Gheorghiu gerçekten oldukça güçlü bir performans sergiliyor. 2013'ün hatırı sayılır performanslarından biri olduğuna şüphe yok.

Barbu (Bogdan Dumitrache)
Sonuç olarak "Pozitia Copilului / Child's Pose / Çocuk Pozu", üst metinde sınıf farkını, alt metinde ise çocukların ebeveynlerin gözündeki yerine odaklanan 2013'ün en iyi ve en çarpıcı dramalarından biri. Özellikle Luminita Gheorghiu'nun performansıyla öne çıkan filmin görüntü yönetimi de bir o kadar başarılı.

Berlin Film Festivali Ödülleri
  • Altın Ayı En İyi Film Ödülü
  • FIPRESCI Ödülü
Yönetmen: Calin Peter Netzer
Senaryo: Calin Peter Netzer, Razvan Radulescu
Oyuncular: Luminita Gheorghiu, Bogdan Dumitrache, Natasa Raab, Ilinca Goia
Görüntü Yönetimi: Andrei Butica
Kurgu: Dana Bunescu
Süre: 112 dk.
Ülke: Romanya
NOT: A-

2 Haziran 2014 Pazartesi

OMAR (2013)

>
NOT: B+
2013'e ait filmlerle ilgili artık son kulvara girdiğimiz şu günlerde beklenen 2013 en iyi filmler listesi de sonunda şekillenmeye başladı. Yabancı dildeki filmlerden listeyi etkileme özelliği taşıyan filmleri ön plana alarak bu açığıda bu hafta kapayarak artık Film Doktoru Ödülleri'ne geçiş yapmayı planlıyorum. Bunu da öncelikli olarak Oscar'a aday olan yabancı dildeki filmleri bitererek yapmak oldukça mantıklı gözüküyor.

86. Akademi Ödülleri'nde Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar'a aday olan Filistin yapımı "Omar / Ömer", siyasi alt tema barındıran çarpıcı bir drama. Aldığı adaylığı sonuna kadar hak eden yapım, İsrail-Filistin arasındaki savaşın Filistin halkının üzerindeki etkiye değinerek gerçekçi bir yaklaşım sunuyor. Hany Abu-Assad'ın başarılı bir şekilde yönettiği filmin bu kadar filmi eleyerek ilk 5'e girmesinin Filistin için başarısı tartışılmaz. Başroldeki oyuncuların da etkileyici performanslarının hakim olduğu filmin 66. Cannes Film Festivali'nde Belirli Bir Bakış Jüri Özel Ödülü'yle ödüllendirilen filmin Belirli Bir Bakış Ödülü için de yarıştığını belirtmek gerek.

Ömer (Adam Bakri) ve Amjad (Samer Bisharat)
Ömer, aralarında sevdiği kızın abisi Tarık ve sevdiği kızı seven Amjad'la birlikte direnişin parçası olmaya çalışan sıradan bir karakterdir. Ağlama Duvarını sevdiği kız için durmadan aşarak geçirdiği günlerinin yanı sıra geçimi ekmek satarak sağlayan Ömer, bir gün arkadaşlarıyla operasyona katılır ve Amjad'ın İsrailli bir askeri öldürmesine tanıklık eder. Bunun üzerine operasyon başlatan İsrailli kuvvetler Ömer'i yakalayıp ona işkence ederler ve ondan muhbir olmasını isterler. Sevdiği kıza kavuşmakla arkadaşlarını satmak arasında kalan Ömer, bu duruma olabildiğine karşı gelmeye çalışır ama başarılı olamaz. Sonunda, öğrendiği korkunç bilgilerin de yardımıyla orta yolu bulduğuna inanan Ömer'in zorlu hayatta kalma mücadelesi ise beklenmedik olaylarla son bulur. Artık Ömer'in düşündüğü tek şey kime güvenip kime güvenmeyeceğidir.

Adam Bakri'nin rolünün hakkını fazlasıyla verdiği filmde İsrail-Filistin arasında geçen olayları oldukça gerçekçi bir şekilde seyirciye yansıtılıyor. İsrailli askerlerin sırf eğlenmek uğruna Ömer'i taşın üzerinde beklettikleri sahneden de anlaşılacağı gibi İsrail'e ciddi bir şekilde yüklenen filmde yakaladıkları Filistinli vatandaşlara görevler vererek hayatlarını kararttığına tanıklık ediyoruz. Acıma hissinin bulunmadığı, insanların anına ölebileceği ve etrafı duvarla çevrili "kutsal topraklar"ı bu şekilde izlemek gerçekten insanı bir kez daha düşündürüyor. Şeref, onur ve sevgi gibi kavramların ağır basmadığı, insanların birbirlerine olan hislerinin olayların gidişatına göre değiştiği bir yer burası. Örnek olarak Tarık'ın Ömer'i seven kız kardeşi Nadya'nın Ömer'in muhbir olduğunu duymasıyla değişen hisleri ve Ömer'in yokluğunda Amjad'la yakınlaşması, bu sırada Tarık'ın amaçları uğruna sevdiği arkadaşı Ömer'i bile anında satabilecek olması üzücü detaylar olarak göze çarpıyor. Yakın arkadaşı Amjad'ın Nadya'yla olan ilişkisinden bahsetmeye bile gerek yok. Herkesin bir anda değişeceği bir diyarı seyirciye sunan yönetmen Hany Abu-Assad, Ömer'in öğrendikleri gerçeklerin gerçek olmama ihtimalini öğrendiği sekansla ise karakteri çıkmaz bir yola sokuyor.

Seyirciye sessizliğe boğan finaliyle tartışmalı bir karar veren yönetmenin aslında söylemek istedikleri çok açık. Yukarıda bahsedildiği gibi güven duygusunun bulunmadığı bu diyarları anlatan Abu-Assad, aslında başladığı temayı ana karakterle sonlandırarak işlediği temayı tamamlamakta. Ve filmin geneline baktığımızda bunu tam anlamıyla yaptığını söylemek mümkün. Seyirciyi Filistin sinemasıyla tanıştırması bir yana olan olaylara bakış açısı kazandırması gerçekten takdir edilesi; fakat filmdeki klasik anlatım ne yazık ki hiç karşılaşmadığımız bir şey değil. Bu da doğal olarak filmi zaman zaman tahmin edilebilir kılıyor. Özellikle finali etkileyici olsa da tahmin edilebilir yapısını görmezden gelmek olmaz. Buna rağmen filmin imkansız bir aşk hikayesi bu şekilde ele almasını ben çok beğendim.

Ömer
Özetlemek gerekirse; İsrail-Filistin arasındaki savaşı imkansız bir aşk hikayesi üzerinden anlatan "Omar / Ömer", yılın başarılı filmlerinden biri. Seyirciyi Filistin sinemasıyla tanıştırmasından ötürü önemli bir yere sahip olan filmin başrolündeki Adam Bakri ise performansıyla dikkatleri üzerine çekerken Hollywood kapısını da aralıyor. Kısaca, çarpıcı sekanslarıyla yılın mutlaka göz atılması gereken filmlerinden biri.

86. Oscar Adaylıkları
  • Yabancı Dilde En İyi Film: Filistin 
66. Cannes Film Festivali Ödülleri
  • Belirli Bir Bakış Jüri Özel Ödülü
66. Cannes Film Festivali Adaylıkları
  • Belirli Bir Bakış Ödülü
Yönetmen: Hany Abu-Assad
Senaryo: Hany Abu-Assad
Oyuncular: Adam Bakri, Leem Lubany, Iyad Hoorani, Samer Bisharat
Görüntü Yönetimi: Ehab Assal
Kurgu: Martin Brinkler, Eyas Salman
Süre: 96 dk.
Ülke: Filistin

NOT: B+

1 Haziran 2014 Pazar

THE BROKEN CIRCLE BREAKDOWN (2013)

>
NOT: B
2013'ün merakla beklediğim filmlerinden biri olan "The Broken Circle Breakdown / Kırık Çember"e olan ilgim filmin 86. Akademi Ödülleri'ne aday olmasıyla daha da artmıştı. Hatta gelen olumlu eleştirileri de göz önünde bulundurduğumda açıkçası filmin ilk 10'u zorlayacağından adım gibi emindim. Lakin benim için durum pek de böyle olmadı. Tabii bu bu filmi beğenmediğim anlamına gelmiyor. Tersine bence yeteri kadar beğenmiş bulunmaktayım, sadece beklentilerim daha yüksek boyuttaydı.

Felix van Groeningen'in yönettiği Belçika ve Hollanda ortak yapımı olan "The Broken Circle Breakdown / Kırık Çember", üst metinde lösemiden küçük kızları ölen çiftin hayata tutunma çabasını anlatırken alt metinde bilim ile din arasındaki savaşı konu alıyor. Müzikal yapısıyla "Inside Llewyn Davis / Sen Şarkılarını Söyle"yi andıran filmin başrollerinde Veerle Baetens ve Johan Heldenbergh bulunuyor. Berlin Film Festivali başta olmak üzere birçok festival ve eleştirmenler birliklerinden ödüllerle dönmüş filmin tabii ki en büyük başarısı Oscar adaylığı.

Elise Vandevelde (Veerle Baetens) ve Didier Bontinck (Johan Heldenbergh)
Didier ve Elise'nin tanışmalarından itibaren olan süreci işleyen filminde karakterlerimiz dövmeci dükkanında tanışıyor. Çok sevdiği country müzik çalarak geçimi sağlayan Didier olaylara gerçekçi açıdan yaklaşan Tanrı inancı olmayan bir karakterken Elise, daha spontane yaşayan ve dini inançlar kuvvetli bir dövmecidir. Her ne kadar zıt karakterler olsalar da sohbet ettikçe birbirlerine bağlanan çiftin arasında sonunda oldukça büyük bir aşk doğar. Ve tutkuları ortak noktaları olan country müzikte birleşir. Birlikte performanslar vererek epey şehvetli ve tatlı bir hayat yaşayan çiftin huzuru Elise'nin hamile kalmasıyla bozulur. Hiç istemese de zamanla bu duruma alışan Didier, çocuğun doğmasıyla kendini hiçbir şekilde hazır hissetmediği bir ortamda bulur. Çocukların deli gibi seven çifte asıl darbe ise çocuklarının lösemi olduğunu öğrenmeleriyle gelir. Her ne kadar hayata tutunmaya çalışsalar da çocuklarının durumuna içte içe üzülen çiftin asıl bitişi ise çocuklarını kaybetmeleriyle olur. Bu noktadan itibaren aralarındaki farkın gitgide daha çok gün yüzüne çıktığı filmde bir aşkın son demlerini izlerken diğer yandan da bilim ve din arasındaki kavgaya daha farklı bir açıdan bakma şansı buluyoruz.

Hollywood filmlerini andıran bir aşkın doğumunu seyirciyle buluşturan filmin bu yapısı kuşkusuz Hollywood'un da hoşuna gitmiş ki filmi yılın yabancı dildeki en iyi 5 filmi arasına koydular. Country müzik severlerin kısaca müzik ziyafeti çekeren izleyecekleri filmin olayları da bu yolla anlatması filmi daha dramatik ve ilgi çekici bir hava içerisine sokuyor. Tabii kullanılan müziğin zaman zaman abartıya kaçtığını düşünmedim değil; orası ayrı. Hatta çoğu izleyiciyi göz yaşlarına boğabilecek müzikli final sahnesi ne yazık ki bende o etkiyi yaratmadı. Anlamlı bir sahne olduğuna kuşku yok, ama filmi klişe bir kulvara soktuğunu da belirtmek isterim. Açıkası filmde zaten yeterince dramatik sahne bulunmakta, bir de bu sahnelere bu şekilde ekleme yapılınca film bir anda duygu sömürüsüne dönüyor. Bu stratejinin zaman zaman tuttuğunu söyleyebilirim; fakat finaline doğru doz aşımı oluyor. Bir de Johan Heldenbergh'in durmadan aynı şekilde bağırarak verdiği abartı tepkilerinin hakim olduğu performansı var. Veerle Baetens harika bir performans sergilerken Heldenbergh ne yazık ki yanında zayıf kalıyor. Bunlar filmin pek beğenmediğim yapısıydı gelelim filmin puanını hak eden taraflarına.

Yukarıda bahsettiğim müzik zevkleri dışındaki her zevkleri ve düşünceleri tamamen zıt olan iki zıt karakterlerin birbirleriyle olan etkileşimini izlemek gerçekten hoş. Bir de bunun içine bilim ve din arasındaki belki klişe ama etkili bir metin eklenince durum daha özel bir hal alıyor. Özellikle çocuklarının ölümünden sonra başlayan varoluş felsefesini temel almasına rağmen bir o kadar da basit olan konuşmaları seyirciyi düşündürmeyi başarıyor. Bu konuşmalar yaşanırken ortaya çıkan tablonun ise günümüzde yaşananlardan hiçbir farkı yok. İster çift olsun ister yabancı insanların daima bağrışma ve kavgaya başvurduklarını bir kez daha gördüğümüz "Kırık Çember", insanların saygısız yapısına tekrardan dikkat çekiyor. 

Didier Bontinck, Elise Vandevelde ve Grubu
Sonuç olarak; din ile bilim arasındaki kavgayı bir çift üzerinden anlatarak ilgi çeken "The Broken Circle Breakdown / Kırık Çember", klişe yapısına rağmen seyirciyi tavlama özelliklerine sahip bir film. Dramatik yapısının özellikle Johan Heldenbergh'le zaman zaman abartı bir seviyeye çıktığı filmde işlenen insani alt temalar ise durumu dengelemesini biliyor. Filmde en öne çıkan isim ise performansıyla dikkat çeken Veerle Baetens.

86. Oscar Adaylıkları
  • Yabancı Dilde En İyi Film: Belçika
Yönetmen: Felix van Groeningen
Senaryo: Charlotte Vandermeersch, Felix van Groeningen, Carl Joos (senaryo), Mieke Dobbels, Johan Heldenbergh (oyun)
Oyuncular: Veerle Baetens, Johan Heldenbergh, Nell Cattrysse
Orijinal Müzik: Bjorn Eriksson
Görüntü Yönetimi: Ruben Impens
Kurgu: Nico Leunen
Süre: 111 dk.
Ülke: Belçika, Hollanda

NOT: B

THE HUNGER GAMES (2012) ve THE HUNGER GAMES: CATCHING FIRE (2013)

>
NOT: B+
2012 yılındaki ilk filmi izledikten sonra bir gram bile ilgimi çekmediğine karar verdiğim ve eldeki materyelin iyi işlenmediğini düşündüğüm serinin ikinci filminin süresini duyduğumda kara kara düşünmeye başlamıştım. Bu kadar başarısız bir ilk filmin ardından açıkçası başarılı bir devam filmi beklememem bu kararı almamda büyük bir etken oldu tabii. Fakat biraz geç de olsa izlediğim serinin ikinci filmi "The Hunger Games: Catching Fire / Açlık Oyunları: Ateşi Yakalamak", düşüncelerimin hepsinin tamamen yanlış olduğunu bana göstermekle kalmadı, ayrıca serinin ilgimi çekmesini sağladı.

Yönetmenlik koltuğunda bu sefer Francis Lawrence'ın oturduğu filmdeki değişim her karesinden belli oluyor. Başta gereksiz dinamik kamera ve korkunç görüntü yönetimi olmak üzere her şeyin kendini daha profesyonel bir seviyeye yükselttiği filmde hitap ettiği yaş grubu da bunun içinde. Artık önümüzde gençlere hitap etmeye çalışan bir seri yok. Tam tersine tüm yaş gruplarına hitap ederek ulaşmak istediği çevreyi genişletmeye çalışan bir seri var ki bu filmin beğenmemdeki en büyük unsur. Öte yandan, Jo Willems'in önderliğindeki görüntü yönetimi de ilk filmin kat kat önünde. Bu sefer filmi izlerken hiçbir şekilde başınız dönmüyor tam tersine heyecanın doruklarına çıkıyorsunuz. İlk filmde karakterler öldükçe sevinen biri olarak bu filmde empati kurabildim. Tabii bunda filmin hikayesi gereği gerçeleşen Açlık Oyunları'na katılan karakterlerin yaş ortalamasının yüksek olmasının katkısı inanılmaz fazla. Kısaca karşımızda oyunculuk yapmaya çalışan çocuklar yerine Jeffrey Wright ve Jena Malone gibi ne yaptığını bilen oyuncular var. Bir de kadroya eklenen Philip Seymour Hoffman var ki varlığıyla filme renk katıyor.

Katniss (Jennifer Lawrence) ve Peeta (Josh Hutcherson)
Lawrence'ın başarılı bir şekilde yönettiği filmin eleştiri odağında bir önceki filmde olduğu gibi tek düzenle yönetim var. Zaman zaman sahnelerin ülkemizde yaşanan olayları andırdığı ve izlerken kendinizi yakın hissebileceğiniz filmde yaratılan distopik dünya gerçekten etkileyici. Bir de üstüne akıcı kurgu da eklenince karşımıza yılın başarılı filmlerinden biri çıkıyor. Buna rağmen Açlık Oyunları'nın 75. Yılı olması sebebiyle yapılan özel kural gibi detayların biraz fazla tasadüfi kaldığını söylemeden edemeyeceğim. Bu da kağıt üstünde aslında aynı filmin yetişkin versiyonunu izliyormuş gibi kalıyor. Ve bu sefer filmin bitiş şekli tam bir devam filmi tarzında.

Kısaca önceki filmde yapılan hatalarından ders almış yılın başarılı filmlerinden biri olan "Açlık Oyunları: Ateşi Yakalamak", hitap ettiği yaş aralığını genişleterek seriyi bambaşka bir kulvara koymayı başarıyor. Oscar'lı Jennifer Lawrence'in ilk filme oranla rolüne daha çok bağlandığın gözüen filmdeki heyecan ve aksiyon oranı da bir o kadar yerinde.

Yönetmen: Francis Lawrence
Senaryo: Simon Beaufoy, Michael Arndt (senaryo), Suzanne Collins (roman)
Oyuncular: Jennifer Lawrence, Stanley Tucci, Woody Harrelson, Donald Sutherland, Elizabeth Banks, Liam Hemsworth, Lenny Kravitz, Philip Seymour Hoffman, Jeffrey Wright, Jena Malone
Orijinal Müzik: James Newton Howard 
Görüntü Yönetimi: Jo Willems
Kurgu: Alan Edward Bell
Süre: 146 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+


NOT: C+
 2012 yapımı izlediğim ilk film olan "The Hunger Games"i (Açlık Oyunları) konusu hakkında hiç bir fikrim olmadan izledim. Ve izlerken ilk aklıma gelen yorum ise bugüne kadar izlediğim filmleri göze önüne alarak şöyle idi: Biraz "Equilibrium", biraz "1984", biraz "Gladiator" (Gladyatör) ve biraz "The Truman Show" karışımı post-apokaliptik geleceği işleyen bir bilim kurgu filmi. Ve tabi "Lord of the Flies" (Sineklerin Efendisi)...

"Açlık Oyunları" nedir? Kısaca her sene geleneksel olarak 24 çocuğun 12 farklı bölgeden (dünyada artık bölgeler kalmış durumda) seçilip eğitildikten sonra gladyatör arenası gibi bir yere bırakılması ve birbirlerinin öldürülmesinin burjuva kesimi tarafından heyecanla ve keyif alarak izlenmesi. Peki "Açlık Oyunları"nın yaptığı en büyük hata nedir? Bu kadar yetişkinlere yönelik bir hikayeyi 13 yaş izleyici kitlesi için iyice hafifletmesi. İçerik o kadar hafifletilmiş durumda ki, filmde hiç bir ölüm veya şiddet sahnesi seyirciyi etkilememekte. Zayıf karakter gelişimi ise seyircinin karakter ile yakınlık kuramamasına sebep oluyor. Ve ayrıca filmin gerçekçilikten uzak ve bir o kadar da gereksiz aşk sahnesi ise filmin hızını yavaşlatıyor.

Katniss (Jennifer Lawrence) ve Gale (Liam Hemsworth)
Gelelim filmin gerçek anlamda rahatsız edici görüntü yönetmenliğine. Kameranın sarsıntısının nerdeyse film boyunca bir türlü durmaması aşırı derecede irite ediciydi. Normal bir dialog sırasında bile kamera yerinde durmuyordu. Ayrıca yakın plan çekimlerinin ağırlıklı olduğu dövüş sahnelerinde kimin kime vurduğu veya kimin kimi nasıl öldürdüğünü dahi anlamak mümkün değildi

Sonuç olarak yetişkinlerden çok kitabın genç hayran kitlesine hitap eden ve rahatça iki saate indirilebilecek bir film olan "The Hunger Games"i (Açlık Oyunları) gerçekten çok merak ediyorsanız izleyin.

Yönetmen: Gary Ross
Senaryo: Gary Ross, Suzanne Collins ve Billy Ray (senaryo), Suzanne Collins (roman)
Oyuncular: Jennifer Lawrence, Stanley Tucci, Woody Harrelson, Donald Sutherland, Elizabeth Banks, Liam Hemsworth, Lenny Kravitz
Orijinal Müzik: James Newton Howard
Süre: 142 dk.
Ülke: ABD

NOT: C+

30 Mayıs 2014 Cuma

KUSURSUZLAR, KELEBEĞİN RÜYASI VE HAYATBOYU (2013)

>
Geldik bu 2013'e ait incelemek istediğim son 3 filme. Bu yazıda SİYAD Ödülleri'ne kaldığımız yerden devam ederken bir yandan da Başka Sinema kapsamında seyirciyle buluşan biri İstanbul Film Festivali'nde ödül almış diğeri Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi film seçilmiş filmleri ele alacağım. Filmlerin isimleri ise sırasıyla "Kelebeğin Rüyası", "Kusursuzlar" ve "Hayatboyu". Ama ben incelemeye her zamanki gibi notu yüksek olandan başlayacağım.

NOT: B+
50. Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Film seçilen "Kusursuzlar", açıkçası benim için 2013'ün sürprizlerinden biri oldu. Belirli ama seyirci için en azından finaline kadar belirsiz bir nedenden dolayı depresyonda olan iki kardeşin geçmişleriyle yüzleşme savaşını konu alıyor. Her şeyden uzaklaşarak kafalarını dinlemek için geldikleri Çeşme-Alaçatı'da gerçeklerin yavaş yavaş su yüzüne çıktığı filmde kendilerini kusursuz zanneden iki kardeşi izliyoruz. Hikayeye yan karakter olarak komşularının katılmasıyla bu durum biraz trajikomik bir hal alıyor.

Ramit Matin'in başarılı yönetiminin hakim olduğu "Kusursuzlar", akıcı metniyle kendini minimalist olmaya çalışan diğer yerli yapımlardan ayıran bir film. Emine Yıldırım'ın oldukça doğal bir şekilde kağıda döktüğü diyaloglarla inandırıcı bir yapı ortaya koyan filmde Selma ve Yasemin kardeşlere hayat veren İpek Türktan ve Esra Bezen Bilgin övgüyü hak ediyor. Yalnız İpek Türktan'in final performansının biraz abartıya kaçtığını düşünmüyor değilim. Lakin buna komşuları Ferit rolündeki Mehmet Ali Nuroğlu sayesinde hiç takılmıyorum. Doğal performansıyla filme resmen hayat vermiş. Özellikle yemek sahnesinde gülmekten kendimi alamadım.

Filmde oldukça güzel temalara dokunulduğunu belirtmek isterim. Öncelikle ailesini trafik kazasında kaybetmiş iki kardeşin cenaze tartışmaları ilginç bir konuyu yüz üstüne çıkararak seyirciyi şaşırtıyor. Öte yandan, ebeveynlerin çocukları için seçtikleri mesleklerin ne kadar doğru olduğuna dair geçen konuşma da bir o kadar hoş. Bu arada, Selma'nın konuşmak dahi istemediği erkek arkadaşıyla olan problemlerini beyazperdeye yansıtan film, diğer yandan da Yasemin'in dengesiz davranışlarını gözler önüne serdiğini belirtmek gerek. Bunlara eklenen final sahnesindeki gerçekler ise filmin bel kemiği niteliğinde. Fakat bu demek değil ki final fazlasıyla etkili. Tam tersine finalin filmin geneline göre biraz zayıf kaldığı kanaatindeyim. Ben olsaydım filmi sonuca bağlamayarak sahneyi bir anda keserek karakterleri karanlığın içine bırakırdım.

Sonuç olarak, "Kusursuzlar" 2013'ün kesinlikle göz atılması gereken Türk filmlerinden biri. Hatta "Sen Aydınlatırdın Gece"yle beraber yılın en iyi filmi olabilir. 2013 Altın Portakal'daki büyük ödülün böyle bir filme gitmesi açıkçası beni sevindirdi.

Yönetmen: Ramin Matin
Senaryo: Emine Yıldırım
Oyuncular: Mehmet Ali Nuroglu, İpek Türktan, Esra Bezen Bilgin
Müzik: Barış Diri
Görüntü Yönetimi: Deniz Eyüboğlu
Kurgu: Ramin Matin, Theron Patterson
Süre: 95 dk.
Ülke: Türkiye

NOT: B+


NOT: B
Türkiye'nin 2013 Oscar'ları aday adayı olan "Kelebeğin Rüyası", fragmanı çıktığı andan itibaren 2013'ün en merak edilen Türk filmleri arasına girivermişti. Ne yalan söyleyeyim fragmandan görüldüğü kadarıyla fazlasıyla başarılı gözüken sanat yönetimi ve kostüm tasarımı benim bile iştahımı kabartmıştı. Lakin karşımıza öyle muazzam bir film çıktığını düşünmüyorum.

Her ne kadar beklenildiği kadar iyi olmasa da teknik açıdan standartlarının oldukça üzerine bir film olan "Kelebeğin Rüyası", Türk sinemasını Hollywood ile hakkıyla buluşturan bir yapım. Sanat yönetiminden kostüm tasarımına kadar bir yerli filmden beklenilenden fazlasını seyirciye sunarak kendine şimdilik özel bir yer ayırmayı başarıyor. Yönetmen ve oyuncu Yılmaz Erdoğan'ın şiir sevdasını beyazperdeye döktüğü dönem dramında Behçet Necatigil'in veremli iki öğrencisinin trajik ve kısa hayatlarını izliyoruz. Şiir üzerine yerli sinema açısından güzel bir yere koyabileceğim filmdeki hikayenin işleyiş tarzı için ne yazık aynı şeyi söylemeyeceğim. Oldukça klişe bir şekilde ilerleyen filmin az çok ne yönde ilerleyeceğini tahmin edebiliyorsunuz. Karakterlerin kısacık hayatlarını izlemek için aralara serpiştirilen detay niteliğindeki hikayelerden gücünü alan filmin hikaye akışı oldukça klişe bir şekilde ilerliyor. Buna rağmen dönemin Türkiye'si hakkında teknik başarının da yardımıyla epey güzel detaylar seyirciye sunan "Kelebeğin Rüyası", Gökhan Tiryaki'nin görüntü yönetimiyle seyir keyfini bambaşka bir boyuta taşıyor.

Erdoğan'ın genel olarak başarılı yönetimin hakim olduğu filmde Erdoğan'ın oyuncularını zaman zaman yanlış yönlendirdiğini farkediliyor. Oyuncuların karakterlerinin tepkileri konusundaki sınırları aşmalarının nedeni de bundan kaynaklanıyor. Kısaca, karakterlerin zaman zaman gereğinden fazla güldüğü veya dramatik anların daha da abartıldığı yerler filmde eksik bulduğum kısımlar. Buna rağmen Kıvanç Tatlıtuğ gerçekten SİYAD'da aldığı erkek oyuncu ödülünü sonuna kadar hak ederken Mert Fırat ve Belçim Bilgin de ünlü oyuncuya uyum sağlayabilmişler. 

Sonuç olarak teknik açıdan Türk sineması açısından fazlasıyla önem taşıyan bir film olan "Kelebeğin Rüyası", hikayesini bilindik Hollywood hileleriyle anlattığı için sinemaseverlere yeni bir şey sunmayan bir film. Sinemamızın böyle filmlere ihtiyacı olduğunu tekrardan bize hatırlatıyor.

Yönetmen: Yılmaz Erdoğan
Senaryo: Yılmaz Erdoğan
Oyuncular: Kıvanç Tatlıtuğ, Mert Fırat, Belçim Bilgin, Yılmaz Erdoğan
Müzik: Rahman Altın
Görüntü Yönetimi: Gökhan Tiryaki
Kurgu: Bora Göksingöl
Prodüksiyon Tasarımı: Kıvanç Baruönü
Süre: 138 dk.
Ülke: Türkiye

NOT: B


NOT: C+
Başka Sinema kapsamında satışa sunulduğu için dikkatimi çeken "Hayatboyu", uzun zamandır evli olan burjuva bir çiftin evliliklerinin yıkılışını konu alıyor. Birbirleriyle neredeyse hiç konuşmayan konuştuklarında da anlaşamayan çiftin arkadaşlarına karşı yaşadıkları teatral davranışlarının yavaş yavaş son bulduğu filmde Ela'nın aldatıldığını öğrenmesi işleri son noktaya getiriyor. 

Ağır temposu gereksiz, adeta filmi uzatmak adına koyulmuş sahneleriyle "Hayat Boyu", 2013'ün en başarısız festival filmi diyebilirim. Daha ilk dakikasında itibaren seyirciye bir gram bile ilginç bir şey sunmayan filmin en büyük eksiği ise Defne Halman'ın korkunç derecede kötü performansı. Sahneye ne zaman çıksa filmi bir işkenceye dönüştüren oyuncu sayesinde açıkçası kendime geldim diyebilirim. Uzun zamandır böyle kötü bir performans izlememiştim. Öte yandan, filmdeki diğer oyuncularda da pek özel bir durum yok. Buna rağmen kızlarıyla meslek seçimi hakkında konuştukları sahneyi beğendim. Filmin en doğal diyalogları burada gerçekleşirken seyirciyi gülümsetmeyi de başarıyor.

Aslı Özge'nin ne kadar başarılı bir iş çıkardığına gelirsek benim düşüncelerim bu konuda da pek olumlu değil. 102 dakikalık süresinin rahatça 80 dakikaya indirilebilecek bir film olan "Hayat Boyu", bir yerden sonra sabır denemeye başlıyor. Nuri Bilge Ceylan gibi muazzam bir yönetmen oldukça bu tarz filmlerin sadece bir gölgeden öteye gidemeyeceği çok açık. Bir de işin içine sıradan bir hikaye eklenince filmi en azından benim gözümde özel bir yere koyacak hiçbir şey kalmıyor.

Yönetmen: Aslı Özge
Senaryo: Aslı Özge
Oyuncular: Defne Halman, Hakan Çimenser
Görüntü Yönetimi: Emre Erkmen
Kurgu: Natali Barrey, Aslı Özge
Süre: 102 dk.
Ülke: Türkiye

NOT: C+