18 Nisan 2014 Cuma

33. İstanbul Film Festivali Özel: TOM À LA FERME / TOM AT THE FARM (2014) Eleştirisi #istfilmfest14 @istfilmfest

>
NOT: B+
33. İstanbul Film
Festivali
Yaşına rağmen çektiği film sayısıyla kendinden söz ettiren Xavier Dolan'ın ilgi çekici bir kariyere sahip olduğu bir gerçek. LGBT sinemasının önemli isimlerinden biri olmasının yanında geçen sene "Laurence Anyways"le Cannes Film Festivali'nden ödülle dönen Dolan, bu sene ise "Tom à la Ferme / Tom at the Farm / Tom Çiftlikte" ile Venedik Film Festivali'nin kapısını çaldı ve FIPRESCI Ödülü'nü kucakladı. İşin daha da garip tarafı ise genç yönetmenin bu sene başka bir filme bir de Cannes'da yarışacak olması. Neyse biz konumuza geri dönelim.

"Tom Çiftlikte" için Xavier Dolan'ın çizgisini dışına çıkarak olgunlaşmaya başladığının bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Eşcinsel olmanın ilk defa ana tema olarak değiş de daha çok hikayeye hizmet eden bir yardımcı tema olarak işlev gördüğü filmde ölen sevgilisinin ailesiyle olan etkileşimi konu alınıyor. Tam bir Dolan fantezisi olarak tanımlanabilecek hikaye örgüsüne rağmen Alfred Hitchcock filmlerini hatırlatan yapısıyla daha geniş izleyici kitlesini tavlayabilecek film, kendi türünde güzel noktalara parmak basmayı da ihmal etmiyor.

Tom (Xavier Dolan)
Sevgilisinin ani ve zamansız ölümü nedeniyle onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen Tom, geç de olsa sonunda sevgilisinin çiftlikte yaşayan ailesiyle tanışma fırsatı bulur. Bir yandan oğlunun eşcinsel olduğunda habersiz annenin yasına ortak olmak için uğraşan Tom'un işler her şeyden haberdar olan sevgilisinin abisi Francis'le bozulur. Oldukça maço ve kaba bir yapıya sahip olan Francis'in hem sözlü hem fiziksel tacizlerine maruz kalan Tom, ilginç bir şekilde onun bu yapısına hayranlık beslemeye başlar. Francis'in kardeşine benzemesinin zaten başlı başına bir etken olduğu bu örgüde Tom'un kendini çiftliğin bir parçası gibi görmeye başlaması karakteri bir nevi çıkmaz yola sokar. Sonunun iyi olmadığı çok açık bir şekilde görülen bu yoldan kendini bir an önce kurtarması ise karakterin bu uyuşturucunun etkisinden ne zaman çıkacağına bağlıdır.

Xavier Dolan'ın tamamen hikaye odaklı ilerlediği filmde oldukça güzel noktalar değindiğini belirtmek gerek. Öncelikle Tom'un sevgilisini kaybetmesinin verdiği üzüntüyle seyirciyi bilindik sular yüzdüren Dolan, bu durum karşısında bir annenin yaşadığı süreci de ekrana yansıtıyor. Eşcinsel olma temasının filme "yardımcı tema" olarak eklenmesiyle ise oldukça derin karakter betimlemelerine rastlıyoruz. Önceki filmlerinden de bilindiği üzere homofobiye her zaman değinen Dolan, bu filmde de bunu es geçmemiş. Zaten Tom'un ilişkisini sevgilisinin annesine üçüncü bir şahıstan anlattığı ve bunu kadın karakter Sarah olarak aktarması bunu kısaca özetler nitelikte. Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta ise Tom'a neredeyse her türlü zorbalığı yapan, lakin ona bir o kadar bağımlı hale gelen Francis karakteri. Dolan tarafından tüm gizemiyle beyaz perdeye aktarılan karakterin cinsel kimliği dahi birçok soru seyirciye bırakılıyor. 30 yaşına gelmesine rağmen hala annesiyle yaşayan Francis'in yıllar önce ölen kardeşinin eski sevgilisinin ağzını kesmesi karakterin psikolojik rahatsızlığını öne çıkarıyor. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan karakterin Tom'a uyguladığı şiddetten zevk alması ve belki hatta hoşlanması; fakat hiçbir zaman daha ileriye gitmemesi akıllara Francis'in kardeşiyle herhangi bir romantik yaklaşımı olup olmadığını getiriyor.

Başlı başına bir fantezi ürünü olan Francis karakteriyle kendi sinemasından aldığı zevki ortaya koyan Dolan, teknik açıdan daha başarılı bir filme imza attığını belirtmek gerek. Etkili görüntü yönetimi ve çekim teknikleriyle gerilimi seyirciye başarılı bir şekilde hissettiren ünlü yönetmen, Francis'in Tom'a zorbalık yapmaya başladı sahnelerin tümünde kadrajı daraltarak karakterin içinde bulunduğu sıkışık durumu seyircinin içine işliyor. Tabii bunu yaparken müzikten de epey yardım alıyor. Filmin sonlara doğru gücünü kaybetmesi ise hikayenin yan temasının desteklemeye çalıştığı sade metinden kaynaklanıyor. Pek bir özelliği olmadığını düşündüğüm tahmin edilebilir finali de unutmamak lazım. Bu arada, yine başka bir fantezi ürünü olan tango sahnesini de dans tekniği açısından hiç başarılı bulmadığımın altını çizmek istiyorum. Uzun yıllar birçok dans türünde eğitmenlik yapmış biri olarak bence bu sahne iyi bir koreografiyle istediği etkiyi dansla ilgilenen izleyiciye de aktarabilirdi.

Tom
Özetlemek gerekirse; genç sinemacı Xavier Dolan'ın çizgisinin dışına çıkmaya başladığını gösteren "Tom à la Ferme / Tom at the Farm / Tom Çiftlikte", önceki filmlerinin aksine daha geniş kitlelere hitap edebilecek bir yapım. Hikayeyi işleyiş şekliyle gerilimi iyi ayarlayan Dolan, teknik açıdan da kendini geliştirdiğini gösteriyor. Festivalin başarılı filmlerinden biri olduğuna kuşku yok.

Yönetmen: Xavier Dolan
Senaryo: Michel Marc Bouchard (oyun), Xavier Dolan (uyarlama)
Oyuncular: Xavier Dolan, Pierre-Yves Cardinal, Lise Roy
Orijinal Müzik: Gabriel Yared
Görüntü Yönetimi: André Turpin
Kurgu: Xavier Dolan
Süre: 102 dk.
Ülke: Kanada, Fransa

NOT: B+

17 Nisan 2014 Perşembe

33. İstanbul Film Festivali Özel: BAI RI YAN HUO / BLACK COAL, THIN ICE (2014) Eleştirisi #istfilmfest14 @istfilmfest

>
NOT: B+
33. İstanbul Film
Festivali
Yılın ilk önemli festivali olarak nitelendirebileceğimiz Berlin Film Festivali filmlerinin sinemaseverlere olan katkısı tartışılamayacak kadar fazla. Ülkemizde festivaller yoluyla izleme fırsatını bulduğumuz festival filmlerinden en önemlilerini ise İstanbul Film Festivali'nde izleme şansı bulmak gerçekten hoş. Üstüne üstlük festival programında bir de 64. Berlin Film Festivali'nde En İyi Film Altın Ayı Ödülü'nü alan filmin bulunması festival izleyicisine hediye etkisi yarattı.

33. İstanbul Film Festivali'nde "kesinlikle" izlemek istediğim 3 filmden biri olan "Bai Ri Yan Huo / Black Coal, Thin Ice / İnce Buz, Kara Kömür"ün en önemli özelliği kuşkusuz festivalin favorisi olarak görülen "Grand Budapest Hotel / Büyük Budapeşte Oteli"ni geçerek Altın Ayı'yı kucaklamasıydı. Geçen sene "Child's Pose"un onurlandırıldığı festivalde bu senenin büyük ödülü alan film, her ne kadar "Büyük Budapeşte Oteli" kadar muhteşem olamasa da Uzak Doğu sinemasının oldukça başarılı örneklerinden biri oldu bir gerçek. Eski Hollywood filmlerindeki dedektiflik hikayelerini aratmayan ama bunu yaparken de minimalist tutumuyla dikkat çeken "İnce Buz, Kara Kömür", daha ilk dakikaadan itibaren seyircide merak uyandırmayı başaran bir film. Çince'den Türkçe'ye tam karşılığı "Gündüz Havai Fişekleri" anlamı taşıyan filmin başrolünde rolü için 44 kilo alan Liao Fan bulunuyor.

Zhang Zili (Liao Fan) ve Ekibi
Kömür ocağında bulunan ceset parçalarıyla açılış yapan film, 4-5 senelik bir seri cinayet soruşturmasını konu alıyor. Ana karaterimiz polis Zhang Zili'nin (Liao Fan) bu uzun süreçte yaşadığı talihsiz ve gerilim dolu olaylara tanıklık ettiğimiz filmde cinayetlerin aynı şekilde belli aralıklarla devam etmesi soruşturmanın bir türlü kapanmamasını sağlıyor. En yakın arkadaşı Wang'le katile gittikçe yaklaşmaya başlayan Zhang, cinayetler arasındaki benzerliği görmesiyle ilginç ve cesur bir stratejiye girişir. Getirileri kadar götürüleri de olacak bu stratejinin asıl hedefi ise yıllar önce aynı soruşturma yüzünden gözleri önünde öldürülen arkadaşları yüzünden hapse giren ruhunu serbest bırakabilmek.

Uzak Doğu sinemasınadn alışkın olduğumuz abartı ve dramatik olaylardan yoksun olduğu için olumlu açıdan şaşırtan "İnce Buz, Kara Kömür", anlattığı konunun hakkını verdiğini söyleyebilirim. Kendine özgü basık atmosferiyle anlattığı hikayenin ruh durumunu seyircide hissettiren filmde yönetmen ve senarist Diao Yi'nan, yer yer gerilimin hakkını fazlasıyla veriyor. Konusu ve atmosferiyle kara film olarak tanımlanabilecek filmi başarılı kurgusuyla açıkçası tek solukta izliyorsunuz. Ama tabii bu belli bir yere kadar geçerli. Olayların çözülmeye başlamasıyla film ne yazık ki o gizemli havasını yavaş yavaş kaybederek kendini sıradanlığa bırakıyor. Her ne kadar berberdeki tutuklama sahnesi gibi hayrete düşüren sahnelere tanıklık etsek de özellikle havai fişek metaforlu finalin filmin geneline göre biraz da olsa zayıf kaldığı görülüyor. 

Liao Fan'a Berlin Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü getiren performansıyla kendini gösterdiği filmde Zhang'la şüpheli Wu Zhizhen (Gwei Lun-Mei) arasındaki romantizmin ne kadar gerçekçi olduğu da filmin tartışılması gereken başka bir noktası. Her ne kadar sahip olduğu atmosferi körükleyerek merak uyandırmayı başaran bir yakınlaşma olsa da karakterlerin tutumlarında biraz Uzak Doğu etkisini hissetmek mümkün. Bunu olayların pek gerçekçi olmayan bir şekilde ilerlemesi olarak açıklamak daha doğru olacaktır. Buna rağmen gerilim düzeyini her daim arttırmayı başaran film, bir yandan da sunduğu Çin tasviriyle seyirciye farklı bir seyir sunuyor. Filmde yaşam şartlarından bu tür soruşturmalarda izlenen stratejilere kadar Çin'deki sistem hakkında az çok bilgi sahibi oluyorsunuz.

Zhang Zili (Liao Fan)
Kısaca, 33. İstanbul Film Festivali'nin başarılı filmlerinden biri olan "Bai Ri Yan Huo / Black Coal, Thin Ice / İnce Buz, Kara Kömür", karanlık görüntü yönetimiyle seyirciyi meraklandırmayı başaran güzel bir Uzak Doğu kara filmi örneği. Liao Fan'ın performansıyla öne çıktığı filmin finali her ne kadar beklentileri tam karşılayamasa da hikayenin işleniş şekli seyirciyi etkilemesini biliyor.

Yönetmen: Diao Yi'nan
Oyuncular: Liao Fan, Gwei Lun-Mei, Xuebing Wang, Yu Ailei
Süre: 106 dk.
Ülke: Çin

NOT: B+

67. Cannes Film Festivali'nde Yarışacak Filmler ve Jüri Üyeleri

>
14-25 Mayıs 2013 tarihleri arasında gerçekleşecek olan 67. Cannes Film Festivali'nde yarışacak filmler açıklandı. İşte tüm liste:


ANA FİLM JÜRİSİ
  • Jane Campion (Başkan)
  • Carole Bouquet
KISA FİLM VE CINEFONDATION JÜRİSİ
  • Abbas Kiarostami (Başkan)
  • Daniela Thomas
  • Noémie Lvovsky
  • Joachim Trier
  • Mahamat Saleh Haroun
UN CERTAIN REGARD (BELİRLİ BİR BAKIŞ) JÜRİSİ
  • Pablo Trapero
-------------------------------------------------------------------------------

AÇILIŞ FİLMİ
  •  Grace of Monaco, Olivier Dahan

KAPANIŞ FİLMİ
  • -

IN COMPETITION (YARIŞMA FİLMLERİ)
  • Adieu au langage (Jean-Luc Godard)
  • Captives (Atom Egoyan)
  • Deux jours, une nuit (Jean-Pierre & Luc Dardenne)
  • Foxcatcher (Bennett Miller)
  • Futatsume No Mado (Naomi Kawase)
  • The Homesman (Tommy Lee Jones)
  • Jimmy’s Hall (Ken Loach)
  • Kış Uykusu (Nuri Bilge Ceylan)
  • Le meraviglie (Alice Rohrwacher)
  • Leviathan (Andrey Zvyagintsev)
  • Maps to the Stars (David Cronenberg)
  • Mommy (Xavier Dolan)
  • Mr. Turner (Mike Leigh)
  • Relatos Salvajes (Damian Szifron)
  • Saint Laurent (Bertrand Bonello)
  • The Search (Michel Hazanavicius)
  • Sils Maria (Olivier Assayas)

UN CERTAIN REGARD (BELİRLİ BİR BAKIŞ)
  • Amour Fou (Jessica Hausner)
  • Bird People (Pascale Ferran)
  • Charlie’s Country (Rolf de Heer)
  • Dohee-Ya (July Jung)
  • Eleanor Rigby (Ned Benson)
  • Fantasia (Wang Chao)
  • Harcheck Mi Headro (Keren Yedaya)
  • Hermosa Juventud (Jaime Rosales)
  • Incompresa (Asia Argento)
  • Jauja (Lisandro Alonso)
  • La chambre bleue (Matthieu Amalric)
  • Lost River (Ryan Gosling)
  • Run (Philippe Lacote)
  • The Salt of the Earth (Wim Wenders ve Juliano Ribeiro Salgado)
  • Snow in Paradise (Andrew Hulme)
  • Titli (Kanu Behl)
  • Turist (Ruben Östlund)
  • Xenia (Panos Koutras)

YARIŞMA DIŞI
  • How to Train Your Dragon 2 (Dean Deblois)
  • Gui Lai (Zhang Yimou)

GECEYARISI GÖSTERİMİ
  • Pyo jeok (Chang)
  • The Rover (David Michod)
  • The Salvation (Kristian Levring)

ÖZEL GÖSTERİM
  • Caricaturistes – Fantassins de la démocratie (Stephanie Valloatto)
  • Eau argentée (Mohammed Ossama)
  • Maidan (Sergei Loznitsa)
  • Ponts de Sarajevo (Aida Begic, Leonardo di Costanzo, Jean-Luc Godard, Kamen Kalev, Isild Le Besco, Sergei Loznitsa, Ursula Meier, Cristi Puiu, Angela Schanelec ve Teresa Villaverde)
  • Red Army (Polsky Gabe)

15 Nisan 2014 Salı

33. İstanbul Film Festivali Özel: FIELD OF DOGS (2014) Eleştirisi #istfilmfest14 @istfilmfest

>
NOT: C
33. İstanbul Film
Festivali
33. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ederken festivalin bu son haftasında festival filmlerini incelemeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu seferki konuğumuz ise deneysel sinemaseverlerin beğenebileceği Polonya yapımı "Onirica: Field of Dogs / Köpeklerin Tarlası".

Konusu dahi en ufak bir film olmadan izlediğim "Köpeklerin Tarlası", açıkçası festivalin şu ana kadar en hayal kırıklığı yaratan filmi oldu benim için. Zaten daha başta sinema salonundaki bir türlü ayarlanamayan altyazı saçmalığından filmin böyle olacağını tahmin etmek gerekirdi. Polonyalı yönetmen Lech Majewski'nin teknik açıdan büyüleyici; fakat abartı sembolizmi ve başarısız yönetimi yüzünden zaman zaman gülünç filminin en azından ben de hiçbir etki yapamadığını belirtmeliyim. Yavaş temposu ve daha çok Polonya'yı ilgilendiren detaylarla seyirciyi yoğun bir bilgi trafiğinin altına sokan filmde oyunculukların performansı da fazlasıyla yetersiz.

Kilise
Yıllar önce geçirdiği trafik kazası yüzünden sevgilisini kaybeden ve depresyona giren bir adamın uyku haplarıyla hayata tutunma çabasını ve geçmişiyle yüzleşmesini konu alan "Köpeklerin Tarlası"nda karakterimizin Tanrı'yı sorgulamaya başladığına tanıklık ediyoruz. Başına gelen olaylar yüzünden toplumdan izole olmuş, zamanını çoğunu uyuyarak geçiren karakterin hayatta sahip olduğu tek kişi halası; fakat ikilinin karakteristik açıdan birbirinden farklı olması durumu pozitif anlamda etkilememekte. Karakterin ne kiliseden ne de halasından hayata dair sorularının cevabını alamaması onun hayata dair olan kuşkularını gittikçe körüklerken, bağımlı olduğu uyku haplarına gitgide yenik düşmesi ise karakteri bir nevi trajedik bir çizgiye sokuyor. Bu sırada, halası veya sokakta gördüğü hayat kadını gibi çevresinde bulunan insanların hayallerini ve hayal kırıklıklarına şahit olduğumuz filmde her bireyin aynı rüya misali sürrealist hareketlerine tanıklık ediyoruz.

Yönetmen Majewski'nin yarattığı ortamın kalitesi tartışılamayacak derecede fazla olduğunu belirtmek gerek; fakat bu kadar metaforun bir arada bulunması filmi "Holy Motors / Kutsal Motorlar" statüsüne ne yazık ki yükseltmemiş. Dikkatin tamamen sürrealist dünyaya verilip oyuncuların performanslarının es geçildiği filmde özellikle ana karakterin halasının ölüm hakkında ahkam kestiği sahne fazlasıyla başarısız. Karakterin raftan kitabı almasından kitaptan alıntı yapmak için sayfa açmasına kadar her şeyin amatörce ilerlediği bu sahnede rahatsız olmamak mümkün değil. Kilisenin su basması veya artistik sevişme sahnesi gibi zaman zaman etkileyici manzaralar seyirciye sunan filmdeki güvercinlerle başlayan metaforlar ise filmin en zayıf yanları. Bir yerden sonra gülmemek için kendinizi zor tutuyorsunuz. İşin içine fazlasıyla yavaş tempoda eklenince gerisini siz düşünün.

Artistik Sahnelerden Biri
Deneysel sinemaseverlerin hoşlanacağı öğeler barındıran "Field of Dogs / Köpeklerin Tarlası", yarattığı başarılı sürrealist atmosfere rağmen gereksiz ve abartı metaforlarla seyirciyi boğan bir film. Yavaş temposu ve başarısız oyuncu performanslarıyla festivalin zayıf filmlerinden biri olarak tanımlayabileceğım filmi severler mutlaka olacaktır. Öte yandan, bende ise pek bir etki yarattığını söyleyemeyeceğim.

Yönetmen: Lech Majewski
Senaryo: Lech Majewski
Süre: 96 dk.
Ülke: Polonya

NOT: C

11 Nisan 2014 Cuma

33. İstanbul Film Festivali Özel: THE INVISIBLE WOMAN (2013) Eleştirisi #istfilmfest14 @istfilmfest

>
NOT: B+
33. İstanbul Film
Festivali
Akademi tarafından değeri bilinmeyen oyuncuların başında gelen oyunculardan biri de kuşkusuz Ralph Fiennes. Özellikle "Schindler's List / Schindler'in Listesi" (1993) nasıl Oscar alamadığı sorusu hala cevapsız. Birbirinden başarılı performansının adaysız kaldığı adaylıkların hiçbirini de ödülü çeviremeyen Fiennes'in bu seneki filmi oyuncunun yönetmenlik kariyerinde önemli bir yere taşıyordu. Daha önce "Coriolanus"la (2011) hem yönetmenlik hem oyunculuk performansını gösteren ünlü oyuncunun yeni filmi "The Invisible Woman / Görünmeyen Kadın", Fiennes'in yönetmenli alanında kendini kanıtladığı bir film niteliğinde.

Fiennes'in sadece yönetmenlik değil aynı zamanda oyuncu olarak da kendini gösteren bir film olan "Görünmeyen Kadın", Charles Dickens'ın hayatından belli kesitleri seyirciye sunan harika bir dönem (Victoria) draması olarak karşımıza çıkıyor. Yılın sürprizlerinden biri olarak tanımlayabileceğim filmin kostüm tasarımı doğal olarak filmin en öne çıkan teknik özelliklerinden. En İyi Kostüm Tasarımı dalında Oscar adaylığı alan filmde Fiennes'in Charles Dickens'a olan hayranlığını titizlikle işlediğinden filminden farketmek mümkün.

Frances Ternan (Kristin Scott Thomas), Ellen Ternan (Felicity Jones) ve
Charles Dickens (Ralph Fiennes)
33. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen film, Charles Dickens'ın (Ralph Fiennes) deli gibi aşık olduğu metresi Ellen Ternan'la (Felicity Jones) olan gizli ilişkisini konu alıyor. Dickens'ın oyununda rol alması sebebiyle tanıştığı Ellen'ı daha ilk görüşte etkilendiği filmde zamanın şartlarına göre gizli yaşanması gereken ilişkinin nasıl büyüdüğünü görüyoruz. Dickens'ın hayranı olan Ellen'ın zaman içerisinde geçirdiği psikolojik dalgalanmaya tanıklık ettiğimiz filmde asıl ilginç olan şey ise efsanevi yazarın ilişkinin tohumlarını ekme biçimi. Dickens'ın Ellen'a olan saf duygularına tüm çıplaklığıyla ortaya koyan Fiennes, ünlü yazarın Ellen'a olan saf aşkını vücut dilinden anlamak mümkün. Dickens'ın moral bozukluklarını çaktırmamaya çalışmasından, Ellen'la vakit geçirmek için yarattığı özel günlere kadar her alandaki uğraşı akıllarda Dickens'ın aşk hayatına dair soru işaretleri bırakıyor. İlk "gerçek" aşkı hayatının orta yaş evresinde yaşadığını düşündüren filmde yazarın çocuksu tavırları durumu daha ilginç ve sıcak hale getiriyor. Ellen'la Dickens arasında geçen sahnelerden beni en çok etkileyen ise Dickens'ın Ellen'ı sevdiğini üstü kapalı bir şekilde açıkladığı sohbet sekansı. İki karakterin birbirlerine başka kimseye söylemediklerini sırlarını paylaştığı bu sekansta Dickens'ın Ellen'ın tüm ismini kendi sırrı olarak paylaşması gerçekten çok şiirseldi.

Özellikle ikinci yarısında olayların şekil değiştirmesiyle güç kaybeden filmde Dickens'la Ellen'ın bir nevi imkansız aşk hikayesini izlerken yazarın harikulade eseri "Great Expectations"ın ortaya çıkış biçimini de öğreniyoruz. Zamanın şartlarına göre aşklarını gizli yaşamaları gereken ikilinin mutsuz ilişkileri, yarım kalan hayelleri ve karşılanmayan beklentileri acı bir gerçek olarak seyircinin yüzüne çarpıyor. Bir nevi aşkın gücünü tekrardan izleyiciye sunan film, bu huyuyla her ne kadar puan kaybetse de Fiennes yönetimindeki kadroyla ayakta kalmayı başarıyor. Sanatsal dokunuşlarının dışında harika bir Charles Dickens yorumu ortaya koyan Ralph Fiennes'in kendinden beklenilen bir performans sergilediğini söyleyebilirim. Filmi değerli kılan en önemli etkenlerden biri olan Fiennes, sahneye her çıktığında filme ayrı bir hava katıyor. Tabii ünlü oyuncunun Dickens hayranlığından ve kendi filmi olmasından kaynaklı itinalı yaklaşımının bunda etkisi fazla. Bu arada, filmin müziklerine imza atan Ilan Eshkeri'nin dönemin ruhunu başarılıyla yansıttığını belirtmek gerek.

Charles Dickens (Ralph Fiennes)
Sonuç olarak Ralph Fiennes hem kamera önünde hem de kamera arkasında hünerlerini sergilediği bir film olan "The Invisible Woman / Görünmeyen Kadın", efsanevi yazar Charles Dickens'ın Ellen Ternan'la olan saklı ilişkisini ince bir şekilde işleyen başarılı bir dönem dramı. 2013'ün bende sürpriz etkisi yaratan filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm filmin kostüm tasarımı filmin teknik anlamda öne çıkan en önemli özelliği.

Oscar Adaylıkları
  • En İyi Kostüm Tasarımı
Yönetmen: Ralph Fiennes
Senaryo: Abi Morgan (senaryo), Claire Tomalin (kitap)
Oyuncular: Ralph Fiennes, Felicity Jones, Kristin Scott Thomas
Orijinal Müzik: Ilan Eshkeri 
Görüntü Yönetimi: Rob Hardy
Kurgu: Nicolas Gaster
Prodüksiyon Tasarımı: Maria Djurkovic
Kostüm Tasarımı: Michael O'Connor 
Süre: 111 dk.
Ülke: İngiltere

NOT: B+

BORGMAN, A NAGY FÜZET / THE NOTEBOOK ve BIG BAD WOLVES (2013)

>
Oscar sezonun bitmesiyle 2013 filmlerine tamamlamanın da zamanı artık geliyor. Hollywood'u neredeyse tamamladığımı düşündüğüm bu sene geriye kalanlar ise yabancı dildeki filmler. Bundan sonra bir süre sizleri yabancı dildeki filmler hakkındaki yorumlarla baş başa bırakacağım. Açılışı bu senenin bende hayal kırıklığı yaşatan filmleriyle yapmak istedim. Bunlar sırasıyla "Borgman / Bela", "A Nagy Füzet / The Notebook / Not Defteri" ve "Big Bad Wolves" olacak. 

NOT: B-
13. !f İstanbul
Bağımsız
Filmler Festivali
!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'de izlemeyi merakla beklediğim filmlerden biri olan Hollanda yapımı "Borgman / Bela", beklentilerilerimin ne yazık ki fazlasıya altında kaldığını belirterek yazıma başlamak istiyorum. Üç çocuğuna bakan bakıcılarıyla yaşayan bir ailenin kapılarına dayanan evsiz bir adamla başlayan "fantastik" hikayesinin anlatıldığı film, neredeyse Michael Haneke'nin "Funny Games / Ölümcül Oyunlar" (1997) eserinin kopyası niteliğinde. Tek farkı ise filmin Haneke'nin zekice tasarladığı filmin yanına yakalaşamayarak seyirciyi şaşırtamaması. Bu da doğal bir seyircinin bir özenti film izlemesine sebep oluyor. Bu arada filmin bir farkı da baş karakterin kişileri etkileyebilme gibi fantastik bir gücü olması. Bu yüzden de zaten film bittikten sonra Haneke'nin "Ölümcül Oyunlar" filminin değerini bir kere daha anlıyorsunuz. 

Film tabii ki kötü bir film değil. Teknik açıdan oldukça başarılı olmasına rağmen seyirciye sürükleyici bir sinema keyfi sunmasını da biliyor. Hatta filmin seyirciyi meraklandırdığı da bir gerçek. Lakin filmin bendeki hayal kırıklığının nedeni belki de bundan kaynaklanıyor. Açıkçası bu kadar temkinli ve gizemli bir şekilde ilerleyen bir filmde daha orijinal ve etkili bir son beklerdim. Bu arada filmin bir diğer zayıf noktasının filmde kullanılan İngilizce replikler olduğunu düşünüyorum. Karakterler üzerinde fazla yapay kalmış. Bana sorarsanız filmdeki bakıcı karakterinin başka ülke asıllı bir karakter olmasına hiç gerek yoktu. Öte yandan, filmin başrolündeki Jan Bijvoet'in filmin artılarından biri olarak listede yerini aldığını belirtmek gerek. Kısaca, büyük beklentiler içine girerseniz hayal kırıklığı yaşayabileceğiniz bir film "Borgman / Bela". Belki de severseniz; kim bilir (?)

Yönetmen: Alex van Warmerdam
Senaryo: Alex van Warmerdam
Oyuncular: Jan Bijvoet, Hadewych Minis, Jeroen Perceval
Orijinal Müzik: Vincent van Warmerdam
Görüntü Yönetimi: Tom Erisman
Kurgu: Job ter Burg
Süre: 113 dk.
Ülke: Hollanda

NOT: B-

NOT: C+
İstanbul Modern'de Oscar'ın Yabancıları kapsamında izlediğim, Oscar kısa listesinde ilk 9'a kalmayı başaran "A Nagy Füzet / The Notebook / Not Defteri", 2013'ün hayal kırıklığı yaşadığım bir diğer yabancı dildeki filmiydi. 2. Dünya Savaşı sebebiyle ailelerinden kopup büyük anneleriyle yaşamak zorunda bırakılan ikiz kardeşlerin hayatta kalma hikayesinin anlatıldığı film, modern zaman Brother's Grimm hikayesi olarak göze çarpıyor. Ama yeterli mi? Kesinlikle hayır. Yine teknik açıdan beklenileni veren bir film olmasına rağmen ikinci yarısındaki saçma sapan ve tahmin edilebilir patlamalarla adeta bir Michael Bay filmini andıran film, bir yerden sonra güldürmeye başlıyor. Ben buna şöyle bir açıklama getirdim: Sanırım filmin yapımcıları patlama efektini daha yeni keşfetmişler ve epey hoşlarına gitmiş. Sonunda da patlamanın ses tonunu düşünmeden fırsat buldukları her sahneye yerleştirmişler.

Filmin bir diğer negatif özelliği de filmdeki ikizlerin gerçekçilikten uzak karakteristik özellikleri. Yukarıda bahsettiğim gibi filmi modern bir masal olarak düşündüğünüzde bu duruma pek takılmayabilirsiniz, ama bana ciddi derecede dokundu. Bunun üzerine bir de bilindik sularda yüzen hikayesi eklenince film, bir yerden sonra beklentileri hiçbir şekilde karşılayamıyor. İkiz torunlarını sevmeyen babaannenin onlara karşı olan tutumundan çocukların geçirdikleri acımasız metamorfoza kadar her şeyin ağızda bilindik bir tat bıraktığı filmin alt metninin de fazla orijinal olduğunu düşünmüyorum. Filmin artılarına gelirsek seyirciye sunulan distopik dünya amacına harika bir şekilde hizmet ediyor. İkizler dışındaki diğer karakterlerin de zamanla farklılaşması insanoğlunun uyum sağlamayı bilen doğasını gözler önüne seriyor. Toparlamak gerekirse Macaristan yapımı "Not Defteri" diğer Oscar aday adaylarının epey gerisinde.

Yönetmen: János Szász
Senaryo: Tom Abrams (dramaturge), Agota Kristof (roman), András Szekér (senaryo), János Szász
Oyuncular: András Gyémánt, László Gyémánt, Gyöngyvér Bognár
Görüntü Yönetimi: Christian Berger
Kurgu: Szilvia Ruszev
Süre: 109 dk.
Ülke: Macaristan

NOT: C+

NOT: C+
33. İstanbul Film
Festivali
Quentin Tarantino'nun 2013'ün en iyi filmi ilan ettiği "Big Bad Wolves / Büyük Kötü Kurtlar"ın kuşkusuz her sinema severde az da olsa merak uyandırdığı bir gerçek. Neyse ki 33. İstanbul Film Festivali bu merakı bizim için giderdi.

Biri polis, biri şüpheli, biri de cinayete kurban giden kızın babası olmak üzere üç erkek karakterin birbirleriyle olan etkileşimlerini izlediğimiz filmde Dror sübyancılık şüphesiyle polis Micki'yi peşine takıyor. Micki'nin Dror'un ağzından bir türlü laf alamaması üzerine tecavüze uğradıktan sonra işkence görerek öldürülen kızın babası Gidi'nin devreye girmesi olayları daha şiddetli hale getiriyor. Sübyancının kurbanlarına yaptığı işkenceyi aynen Dror'a yapmaya karar veren Gidi, sakince bu planı uygulamaya başlar.

33. İstanbul Film Festivali'nde yapımcı ve oyuncularıyla birlikte izleme fırsatı yakaladığım "Büyük Kötü Kurtlar" için ne yazık ki pek olumlu yorum yapamayacağım. Mizah duygusundan yoksun insanlar lütfen kara komediye soyunmasın. Coen kardeşleri seven seyirci için ortaya pek güzel bir sonuç çıkmıyor çünkü. Bir sürü ucuz ve modası geçmiş komedi numaralarının yeniymiş gibi seyirciye sunulmasında en azından bende pek bir etki yaratmadı. Zaten tüm salondan ses çıkmazken sadece tam önümde oturan film ekibinin gülmesi bence durumu özetlemekte. Müzik kullanımının suyunu çıkardıkları filmde sırf komiklik olsun diye yaratılan bir sürü tesadüfi durum ağızda bilindik bir tat bırakıyor. Özellikle kek yapma sahnesi ve devreye Gidi'nin babası girdiği sekanslar bende limiti dolduran detayların başında geliyor. Coen'lerin gerçekçi kara komedilerinin yanında bu tür sahnelerin pek bir değeri kalmıyor. Tahmin edilebilir klişe sonundan ise hiç bahsetmek istemiyorum.

Filmin güzel noktaları da yok değil. Karakterler açısından merak uyandırmayı bilen film iyi ve kötünün ne olduğu üzerinden ufak bir felsefe yapıyor. İşkencenin gerekli olup olmadığı konusunda seyirciyi ikileme düşüren sekanslar ise muhtemelen filmin en güçlü yanı. Buna rağmen yeterli olmadığını düşündüğüm filmin pek bir özelliği yok. Zaten Tarantino demeseydi haberimiz bile olmayacaktı. Acaba ünlü yönetmenin filme bir yeren katkısı var da biz mi bilmiyoruz.

Yönetmen: Aharon Keshales, Navot Papushado
Senaryo: Aharon Keshales, Navot Papushado
Oyuncular: Lior Ashkenazi, Rotem Keinan, Tzahi Grad
Orijinal Müzik: Haim Frank Ilfman
Görüntü Yönetimi: Giora Bejach
Kurgu: Asaf Korman    
Süre: 110 dk.
Ülke: İsrail

NOT: C+

10 Nisan 2014 Perşembe

33. İstanbul Film Festivali Özel: THE ZERO THEOREM (2014) Eleştirisi #istfilmfest14 @istfilmfest

>
NOT: C+
33. İstanbul Film
Festivali
Komedi türüne bambaşka bir soluk getiren Monty Python'ın sinemayla en aktif üyesi olan Terry Gilliam'ın bilimkurgu harikası "Twelve Monkeys / 12 Maymun" (1995) ve "Brazil" (1985) ile türüne yaptığı katkı inkar edilemez. Aynı yönetmenin son zamanlarda pek de başarılı filmlere imza atamadığı gerçeği gibi. İşte bu yüzden Gilliam'ın yeni bilimkurgu filmi "The Zero Theorem / Sıfır Teoremi" için beklentilerim oldukça yüksekti. Hem türü hem oyuncu kadrosu nedeniyle fragmanda dünyaları vaat eden filmin yılın hayal kırıklıklarından biri olacağını açıkçası tahmin etmiyordum.

33. İstanbul Film Festivali'nde seyirciyle buluşan "Sıfır Teoremi"ni Terry Gilliam ve senarist Pat Rushin normal kafayla yaptıklarını düşünmüyorum; çünkü filmin ne sanat yönetiminde tutarlılık var ne de anlatmak istediği şeylerde. Teknik anlamda kendine has bir başarısı olduğu bir gerçek. Zaten filmin Venedik Film Festivali'nde bu dalda bir ödülü bile mevcut ama filmdeki gelecek tasvirinin çok iyi tasarlandığını düşünmüyorum. 

Qohen Leth (Christoph Waltz)
Yazıya konudan kısaca bahsederek başlayalım. Yıllardır beklediği telefon çağrısının bir türlü gerçekleşmediği için depresyonda olan Qohen Leth (Christoph Waltz), kendini toplumdan soyutlamış hayattan zevk alamayan biridir. Bir defans mekanizması olarak geliştirdiği çift kişiliği diline vurmuş karakterin yaptığı tek şey ise insan varlığının nedenini araştırmaktır. Asosyal biri olduğu için kendini yaptığı işe vermeyi başaran Qohen'in bu özelliğinin üst yönetimin dikkatini çekmesi ise doğal olarak uzun sürmez ve Qohen'i hayatın bir anlamı olmadığını gösteren "Sıfır Teoremi"ni çözmekle görevlendirir. Bu sırada dikkatini dağıtan güzel ve seksi escort Bainsley'nin (Mélanie Thierry) etkisi altına girmeye başlayan Qohen, hayatın anlamını hiç beklemediği bir şekilde öğrenmeye başlar. Qohen'e yardıma gelen yönetimin oğlu Bob'un da bunda katkısı fazla olacaktır.

Gilliam'ın sıradışı tarzının esiri olan "Sıfır Teoremi"nin aslında bildiğimiz bir metni işlediğini farketmek mümkün. Çoğu insanın hayattan istediği şeylere ulaşmak için dışarı çıkıp çabalamak yerine önüne gelmesini beklediğini Qohen karakteriyle anlatan filmde karakterin sosyalleşmesiyle başlayan değişimine tanıklık ediyoruz. Her ne kadar istemese de Bainsley'nin hayatına zorla girmeye çalışması karakterin hayatındaki eksik şeyi farketmesini sağlıyor. Buradan da anlaşılacağı gibi filmin hayatı anlamlı kılan şeyin sevgi olduğu ön plana çıkardığını söyleyebiliriz. Bu arada, Qohen'in yaşadığı yerin içinde bulunduğu distopik dünyanın bir parçası olan yıkık bir kilise olduğu göze çarpmakta. Gilliam'ın önceki filmlerinde olduğu gibi din kavramına olan mesafeli ve sarkastik yaklaşımı bu filminde de eksik değil. Öte yandan, filmde Qohen'le Bainsley arasında geçen sevgiye dair oldukça güzel sahneler bulunmakta, ama bunu filmin geneli için söylemek pek de doğru değil. Yakın zamandaki filmi "The Imaginarium of Doctor Parnassus"u (2009) hatırlatan karakterleriyle filmin herkese hitap etmeyeceği çok açık.

Üzerinde uğraşılmış olmasına rağmen bana oldukça baştan savma gelen prodüksiyon tasarımının her yönüyle Gilliam'ın tarzını yansıttığını rahatlıkla söyleyebilirim. Aynı her filminde kullandığı Dutch açısıyla olduğu gibi. Bu filmde de Gilliam'ın meşhur Dutch açısı her zaman karşınıza çıkacak. Buna ek olarak zengin oyuncu kadrosuyla dikkat çeken filmde Christoph Waltz, kendinden beklenilen fazlasıyla vermesine rağmen kariyerindeki rollere göre biraz sönük bir karaktere hayat veriyor. İki Oscar'lı aktöre eşlik eden diğer oyuncular ise Mélanie Thierry, David Thewlis, Tilda Swinton, Ben Whishaw ve Matt Damon. Bu kadar kalabalık kadroda dikkat çeken isimler ise Tilda Swinton ve Mélanie Thierry. Onun dışında özellikle Damon filmde varla yok arasında bir yerde seyir ediyor.

Bainsley (Mélanie Thierry)
Kısaca "The Zero Theorem / Sıfır Teoremi", özensiz izlenimi veren prodüksiyon tasarımına sahip gelecek tasviriyle her ne kadar yönetmen Terry Gilliam'ın tarzını yansıtsa da tam olmamış bir film. Gilliam severlerinin sevme ihtimali daha yüksek olan filmde hayatın anlamı distopik bir toplumun üyesi olan bir karakterle anlatılmaya çalışılıyor. Jason Pollock hayranıysanız veya damlatma tekniği veya aksiyon stiliyle yapılan eserlerden anlam çıkarmak hoşunuza gidiyorsa bu film tam size göre olabilir.
 
Yönetmen: Terry Gilliam
Senaryo: Pat Rushin
Oyuncular: Christoph Waltz, Mélanie Thierry, David Thewlis, Tilda Swinton, Ben Whishaw, Matt Damon, Lucas Hedges
Orijinal Müzik: George Fenton
Görüntü Yönetimi: Nicola Pecorini
Kurgu: Mick Audsley
Prodüksiyon Tasarımı: David Warren
Süre: 107 dk.
Ülke: Birleşik Krallık, ABD

NOT: C+

8 Nisan 2014 Salı

33. İstanbul Film Festivali Özel: LIFE'S A BREEZE (2014) Eleştirisi #istfilmfest14 @istfilmfest

>
NOT: B
33. İstanbul Film
Festivali
33. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen bir diğer İrlanda yapımı filmde 2008 yılındaki "Kisses"la gözleri üzerine çeken yönetmen Lance Daly'nin yeni filmi "Life's a Breeze / Hayat Bir Esintidir"di. Hiçbir beklentim olmadan izlediğim filmden gerçekten memnun kaldığımı belirtmeliyim. Belki olması gerektiğinden biraz uzun; fakat merak uyandırıcı olay örgüsü seyirciyi hiç sıkmıyor.

Hayat ve aile üzerine fazlasıyla tatlı bir film olan "Hayat Bir Esintidir", açıkçası yılın da en tatlı filmlerinden biri olmaya şimdiden aday. Lance Daly'nin yazıp yönettiği filmin İrlanda TV ve Film Ödülleri'nde adaylıkları bulunuyor. Bunlardan biri de filmdeki performansıyla herkesin önüne geçen genç oyuncu Kelly Thornton. Festivalin kesinlikle göz atılması gereken filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm filmin hafif tonu seyirciyi bir yerden mutlaka yakalayacaktır. Küçük çaplı ve oldukça anlaşılır bir film olduğunda ötürü fazla detaya inmeye gerek görmediğim incelememize fazla uzatmadan geçelim.

Colm (Pat Shortt), Emma (Kelly Thornton) ve Nan (Fionnula Flanagan)
Kendi dertleriyle cebelleşen orta sınıf bir ailenin annelerine iyilik yapmaya çalışırken yüzüne gözüne bulaştırdıkları trajikomik bir hikayeyi konu alıyor. 80 yaşına basan annelerinin evini ondan habersiz temizleyerek sürpriz yapmak isteyen bunu yaparken de eski ne varsa atan aile bireyleri anneleri eve geldiğinde eski yatağın içine saklı 1 milyon euroya yakın parayı da attıklarını farkediyorlar. Bunun üzerine yatağı bulmak için seferberliğe girişen bireyler kendilerini oldukça ilginç bir durumun içinde buluyorlar. Aile bireylerinin birbirlerini daha iyi tanımalarını ve kenetlenmelerini sağlayacak bu olay, her biri için birer dönüm noktası olarak hayatlarında yer edinecektir.

Aile temasının ağır bastığı hikayenin büyükanne ve torun arasında ilerlemesi filmi oldukça hafif ve keyifli bir havaya sokmuş. Özellikle aile bireyleri arasında geçen sekanslar fazlasıyla sıcak ve içten. Yaşça büyük bireylerin ilgiye ihtiyacı olduğunu bir kez daha gösteren filmde beklentilerin yaş ilerledikçe değiştini görüyoruz. Emma'nın hayattan beklentisi güzel bir öğle yemeğiyle kısıtlıyken ebeveynlerinin odağında daha fazla para sahibi olma, büyük annesin Nan'de ise ailesinden ilgi görme isteği bulunmakta. Bu durumu da film ilerledikçe karakterlerin ağzından duymak oldukça kolay. Öte yandan, filmde gördüğümüz bir diğer değişken de karakterlerin hayatta önem verdiği şeyler. Aynı beklentiler gibi yaş ilerledikçe değişen bu unsuru Nan'in manevi değeri yüksek eşyalarının atıldığını duyduğu anda verdiği tepkiden görmek mümkün. Ayrıca, para olayı yüzünden tüm okulun ilgisini çeken Emma'nın uzun zamandır okulda popüler olmak istediğini anlıyoruz.

Lance Daly'nin başarılı bir yönetmenlik sergilediği filmin oyuncu performansları da beklentileri karşılıyor. Yalnız film Kelly Thornton, Fionnula Flanagan ve Pat Shortt'un etrafında döndüğü için performanslarıyla öne çıkan oyuncular da haliyle onlar. Üçünün yakaladığı kimya gerçekten görülmeye değer.

Emma (Kelly Thornton)
Özetlemek gerekirse; hafif ve mizahi tonuyla aile komedyası olarak tanımlanabilecek "Life's a Breeze / Hayat Bir Esintidir", herkese hitap eden eğlenceli bir bağımsız film örneği. İnsanların yaşı ilerledikçe değişen beklenti ve önem derecesini çeşitli dönemlerdeki karakterler üzerinden gösteren filmde ilk oyunculuk denemesine imza atan Kelly Thornton öne çıkıyor.
 
Yönetmen: Lance Daly
Senaryo: Lance Daly
Oyuncular: Kelly Thornton, Fionnula Flanagan, Pat Shortt
Orijinal Müzik: Lance Daly, Declan Quinn, Eugene Quinn 
Görüntü Yönetimi: Lance Daly
Kurgu: Shimmy Marcus, Lance Daly
Prodüksiyon Tasarımı: Waldemar Kalinowski    
Süre: 100 dk.
Ülke: İrlanda

NOT: B

7 Nisan 2014 Pazartesi

33. İstanbul Film Festivali Özel: CALVARY (2014) Eleştirisi #istfilmfest14 @istfilmfest

>
NOT: B
33. İstanbul Film
Festivali
2013'ün kalan filmlerini bitirmeye çalıştığım şu sıralarda İstanbul Film Festivali filmlerini de bir yandan incleyemeye çalışacağım. Ondan bu ayın oldukça yoğun geçeceğini söyleyebilirim. Bu sene 33'üncüsü düzenlenen festival 5 Nisan tarih itibariyle başladı. Ben ise açılışı 6 Nisan'da gösterilen "Calvary / İnfaz" ile yaptım. Bu arada bu filmin 2014'e ait eleştirisini yazdığım ilk film olma özelliği taşıdığını da belirtmek istiyorum.

Berlin Film Festivali'nde de gösterilen İrlanda yapımı "İnfaz", oldukça dürüst olmasına rağmen meslektaşlarının kötü şöhretinin kurbanı olan iyi kalpli bir pederin son bir haftasını konu alıyor. İsminin asıl karşılığının İsa'nın çarmıha gerildiği tepe anlamına gelen filmin İrlanda'nın Oscar'ları olarak kabul edilen İrlanda TV ve Film Ödülleri'nde önemli adaylıklara bulunmakta. John Michael McDonagh'ın yazıp yönettiği filmin başrolünde Brendan Gleeson bulunuyor.

Peder James (Brendan Gleeson) ve Kızı (Kelly Reilly)
Başta görüntü yönetimi olmak üzere teknik anlamda beklenileni fazlasıyla veren filmin oldukça etkili bir açılış yaptığını söyleyebilirim. Peder James'e günah çıkarmaya gelen bir kişinin çocukken bir rahip tarafından defalarca taciz edildiğini söyleyerek başlayan açılış bir hafta sonu pederi öldüreceğini söylemesiyle son buluyor. Başta dikkate almasa da başına gelen olaylar nedeniyle zamanla durumun ciddiyetinin farkına varan peder bu sırada kasabadaki insanların gerçek yüzleriyle de tanışma fırsatı yakalıyor. İşini layıkıyla yapmasına rağmen son bir haftasının adeta bir çarmıha gerilme hali aldığı filmi modern zaman İsa hikayesi olarak ele almak mümkün.

"İnfaz"ın defalarca işlenen bir konuyu tekrardan seyirciyle buluşturduğu bir gerçek. Filmin en büyük eksiği de belki bu. Zira bu tarz filmin en iyi örneklerinden birini 2008 yılındaki "The Doubt / Şüphe" ile izlemiştik. "İnfaz"ın farkı ise bu olayı suçu olmayan bir karakter açısından ele alması. Kötü şöhretli meslektaşları yüzünden inançlarını sorgulayan kasabalıların kötü davranışlarına kalan maruz kalan pederin son bir haftası fazlasıyla çileli geçiyor. Fakat filmde işlenen metnin neredeyse her sahnede seyircinin gözüne sokulması bir yerden sonra seyircide aynı şeyi tekrar izliyormuş hissi uyandırıyor. Mahkumun tüm suçlarından beni Tanrı böyle yarattı diye arınmaya çalışması veya küçükken tacize uğrayan karakterin suç işlemeye meğilli olması gibi dinin insan üzerinde yarattığı tezatlıklar her ne kadar ilginç unsurlar olsa da ana fikrin daima aynı kapıya çıkması açıkası filmi zedeliyor. Öte yandan, Peder James'le kızı arasında geçen sahnelerin Patrick Cassidy'nin müziğiyle fazla dramatize edildiğini de belirtmek gerek. Öyle ki, bir yerden sonra film aynı bir tiyatro sahnesine dönüşüyor.

Bilindik hikayesine rağmen mizahi yapısıyla seyirciyi eğlendirmesini bilen filmin gerçekten oldukça başarılı bir kara mizah örneği ortaya koyduğunu söyleyebilirim. Hiç olmadık sahnelerde bile güldürmeyi başaran filmin belki de en büyük artısı bu. Özellikle "Game of Thrones"tan tanıdığımız Aidan Gillen'ın karakterinin Peder James'e hikaye anlattığı sahnede gülmekten karnım ağrıdı. Lakin bu demek değil ki Gillen başarılı. Tam tersi ünlü oyuncunun performansını inanılmaz abartı buldum. Öte yandan, Brendan Gleeson sempatik performansıyla öne çıkarken "Shaun of the Dead / Zombilerin Şafağı" (2004) ile hatırladığımız Dylan Moran, canlandırdığı Michael Fitzgerald karakteriyle sahneye ne zaman çıksa şovu çalıyor.

Peder James (Brendan Gleeson)
Sonuç olarak, kabaca işlediği temanın suyunu çıkaran bir film olarak tanımlanabilecek "Calvary / İnfaz", kara mizahıyla seyirciyi eğlendirmesini bilen bir modern zaman İsa hikayesi. Özellikle Brandan Gleeson ve Dylan Moran'ın performanslarıyla öne çıkan filmde insanların ön yargılarına nasıl yenildiğine bir kere daha tanıklık edeceksiniz.

Yönetmen: John Michael McDonagh
Senaryo: John Michael McDonagh
Oyuncular: Brendan Gleeson, Chris O'Dowd, Kelly Reilly, Dylan Moran, Aidan Gillen
Orijinal Müzik: Patrick Cassidy    
Görüntü Yönetimi: Larry Smith
Kurgu: Chris Gill
Prodüksiyon Tasarımı: Mark Geraghty
Süre: 100 dk.
Ülke: İrlanda

NOT: B

2 Nisan 2014 Çarşamba

33. İstanbul Film Festivali Özel: PHILOMENA (2013) @istfilmfest

>
NOT: B+
Ve geldik En İyi Film dalındaki son adaya. Ödül sezonunu özellikle son zamanlarında adında fazlasıyla konuşturan, Altın Küre ve BAFTA adaylıklarıyla Oscar adaylığını neredeyse kesinleştiren "Philomena", Akademi'nin her sene tercih ettiği İngiliz filmi kontenjanını oluşturuyor. Her ne kadar Oscar'larda ödüle kavuşmamış olsa da BAFTA'da uyarlama senaryo dalında aldığı ödül filmin İngiltere için önemini vurglamakta. Gerçi "Philomena"nın İngiliz Bağımsız Filmler Festivali'ndeki büyük ödülü "Metro Manila"ya kaptırdığını unutmamak lazım. Bana sorarsanız yerinde bir karar, ama bu "Philomena"nın en az onun kadar başarılı bir film olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Steve Coogan'ın başarılı bir şekilde kaleme alarak gözleri üzerine çektiği "Philomena", Martin Sixsmith'in "The Lost Child of Philomena Lee" kirabından uyarlanan tatlı bir film. Akademi'nin etkileneceği ve hatta etkilendiği birçok detayı ve alt metni bünyesinde barındıran filmde göze çarpan en önemli şey ise Judi Dench'in harika performansı. Yönetmen Stephen Frears'ın 2006 yılındaki harikulade filmi "The Queen / Kraliçe" kadar olmasa da yine etkileyici noktalara parmak basan filmin film, kadın oyuncui uyarlama senaryo ve orijinal müzik dallarında Oscar adaylığı bulunmakta.

Philomena Lee (Judi Dench) ve Martin Sixsmith (Steve Coogan)
Philomena Lee'nin yazar Martin Sixsmith'le beraber yıllar önce rahibeler tarafından elinden alınan çocuğunu bulma hikayesinin anlatıldığı filmde oldukça ağır dini eleştiriler bulunduğunu söylemek mümkün. Zaten film böyle olmasaydı Katolikler tarafından da bir o kadar ağır eleştirilere maruz kalmazdı herhalde. Evlilik dışı ilişki yaşadığı için ailesi tarafından kiliseye yerleştirilen Philomena, bu olay yüzünden kilise tarafından ne yazık ki hoş karşılanmıyor. Üstüne bu ilişkiden hamile kaldığını öğrenmesi ve zamanı gelince doğum yapması kilisedeki hoşnutsuzluğu maksimuma çıkarıyor. Filmin hikayesini oluşturan asıl olay ise Philomena'nın çocuğunun kilise tarafından elinden alınıp kim olduğunu bilmediği birine evlatlık olarak verilmesi. Her ne kadar kiliseye karşı öfkeli olsa da dine olan saygısından dolayı olanlara daima boyun eğen karakterin bu kötü kaderi ise devreye yazar Martin Sixsmith'in girmesiyle değişiyor. Yıllar önce elinden alınan oğlunun nerede olduğunu ve neler yaptığını kilisenin uğraşlarına rağmen bulacak olan Philomena'nın bu sırada tanıklık edeceğiniz naif yapısı bir süre sonra yüreğinize işliyor. Yazının bundan sonrasını filmi izleyen okuyucuların okumasını öneriyorum.

Filmde eleştirilen en büyük nokta kuşkusuz dinin gerektirdiği ahlaki değerleri yerine göre rahatça görmezden gelen rahibelerin dini çıkarları doğrultusunda kullanmaları. Aslında bu durum, yüzyıllardır süregelen yanlış düzenin bir diğer örneğinden başka bir şey değil. Philomena'nın oğlunun kime evlatlık verildiğini ve nereye gittiğini bilmelerine rağmen Philomena'ya hiçbir şey söylemeyen rahibelerin bu tavrı bildiğimiz bir gerçeği tekrardan yüzümüze vuruyor. Bir de bunlar yetmiyormuş gibi rahibelerin yalan söylemeleri durumu daha korkunç bir hale sokuyor. Dinin çıkarlar doğrultusunda nasıl kullanıldığını oldukça ağır bir şekilde seyirciye sunan filmde tek bir ahlaklı rahibenin bulunmaması ise doğal olarak muhafazakar kesmi kızdırmış görünüyor. Gerçi "Philomena" anlatmak istediğini sade bir dille anlatmayı başarıyor lakin filmdeki bu tavır belki bir iki ahlaklı rahibeyle hafifletilebilirdi diye düşünüyorum. Ama bu demek değil ki film bu konuda benden puan kaybediyor. Öte yandan, tüm bunlara rağmen saygısından ve inancından hiçbir şey yitirmeyen Philomena'nın finaldeki "bağışlayıcı", ama bir o kadar da "yerin dibine sokan" tavrını da unutmamak lazım. Zira bu, filmin eleştirel yapısını körükleyen en büyük etken.

"Philomena"da dikkat çeken bir diğer detay ise Philomena'nın oğlunun eşcinsel olduğunu ve günümüzün en önemli hastalıklarından biri olan AIDS'e kurban gitmiş olması. Özellikle dini kurumlar tarafından pek hoş görülmeyen eşcinselliğin böyle bir filmde işlenmesi ise filmdeki en zeki hamlelerden biri olmuş. Rahibelerin bunca yalanın arkasındaki bir başka nedenin bu olduğunu anlamaya başladığımız filmde dinin herkesi eşit olarak gördüğü gerçeğinin bir hiç olarak görüldüğüne tanıklık ediyoruz. Filmin bu büyük insanlık ayıbına dikkat çekmesi gerçekten hoş. Öte yandan, yukarıda bahsettiğim gibi filmdeki Amerikan izleyicisini çekecek bir sürü detay bulunmakta. Örneğin filmin bir kısmının ABD'nin başkenti Washington D.C.'de geçmesi, karakterlerin Abraham Lincoln'ın anıtında saygı duruşunda bulunmaları, Philomena'nın oğlunun ABD politikasında yer edinmiş olması ve bunları gösterirken filmin Demokrat ve Cumhuriyetçi taraflarına olan göndermeleri filmin En İyi Film dalındaki Oscar adaylığını açıklar nitelikte. Bir de buna Alexandre Desplat'ın başarılı müzikleri ve Judi Dench'in Oscar adaylığı kapan tatlı performansı da eklenince filmin çekici yapısı ikiye katlanıyor.

Philomena Lee (Judi Dench) ve Martin Sixsmith (Steve Coogan)
Özetlemek gerekirse; Judi Dench'in son yıllardaki en güçlü performanslarından birini verdiği "Philomena", Steve Coogan'ın senaristlik alanındaki başarısını ortaya koyan yılın başarılı filmlerinden biri. İçerdiği detaylarla ABD'nin dikkatini çekmeyi başaran filmde işlenen konuların evrenselliği ön plana çıkıyor. Özellikle din ile ilgili oldukça önemli konuları seyirciye hatırlatan filmin basit yapısı ise filmi daha öteye götüremiyor belki ama film tatlı yapısını göz ardı etmek mümkün değil.

Oscar Adaylıkları
  • En İyi Film
  • En İyi Kadın Oyuncu: Judi Dench
  • En İyi Uyarlama Senaryo
  • En İyi Orijinal Müzik
Yönetmen: Stephen Frears
Senaryo: Steve Coogan, Jeff Pope
Oyuncular: Judi Dench, Steve Coogan
Orijinal Müzik: Alexandre Desplat
Görüntü Yönetimi: Robbie Ryan
Kurgu: Valerio Bonelli
Prodüksiyon Tasarımı: Leslie McDonald, Sarah Stuart
Süre: 98 dk.
Ülke: Birleşik Krallık

NOT: B+

13 Mart 2014 Perşembe

HER (2013)

>
NOT: A
Bu önemli filmi yazmakta inanılmaz geciktiğimin farkındayım. Lakin sadece bu değil bir sürü şey ne yazık ki bazı nedenlerden ötürü biraz aksadı, ama önemli değil tüm gaz kalan 2013 filmlerini bitirmeye devam ediyoruz. Geçen seneye oranla daha başarılı bir yılı geride bıraktığımız şu günlerde bazı filmler hiç bu kadar seveceğimi tahmin etmiyordum. Özellikle yılın son zamanlarında çıkan filmlerin yaptığı sürpriz etkinin bendeki yeri gerçekten farklı oluyor. Gerçi bu film daha fragmanından bu kadar iyi olacağını sinyallerini vermişti; fakat bu kadar derin bir filmle karşılaşacağımı düşünmüyordum. Ve gururlar söyleyebilirim ki, eğer izlemediğim bir iki film olağanüstü sonuçlar yaratmazsa karışınızda bu senenin Film Doktoru listesinde zirveyi paylaşan film duruyor.

"La Vie d'Adele / Blue Is The Warmest Color / Mavi En Sıcak Renktir"le beraber yılın aşk temalı tartışmasız en iyi filmlerinden biri olan "Her / Aşk", yarattığı ütopik dünyayla kendine hayran bırakan yılın da en iyi filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmen ve Spike Jonze'un her karesinde şov yaptığı Joaquin Phoenix'in de yine kariyerinin önemli performanslarından birini verdiği filmde Scarlett Johansson yaptığı seslendirmeyle vücudu görünmeyen karakterine beden biçiyor adeta. 86. Akademi Ödülleri'nde film dahil toplamda 5 dalda adaylığı bulunan filmin en iyi özgün senaryo dalında ise ödülü bulunmakta. Bu arada bu yazıda film analizi yapacağımdan ötürü yazının devamını filmi izleyenlerin okumasını öneririm.

Theodore (Joaquin Phoenix)
Hayatı evle iş arasında geçen, melankolik ve asosyal bir adamdır Theodore (Joaquin Phoenix). Ayrıldığı eşinin etkisinden hala çıkamadığı için geçmişe takılı bir şekilde yaşayan karakterin bu durumu onun çevresine de yansımıştır haliyle. Çekingen ve içine kapanık yapısı yüzünden önüne gelen fırsatları değerlendiremeyen Theodore, kısaca depresyonda olduğunu fark edemeyecek kadar kötü bir durumdadır. Karakterin onu hayata tekrar bağlayacak mucizevi bir şey aradığı tam bu sıralarda ortaya çıkan "inanılmaz" akıllı işletim sistemi ise Theodore'a "hayat öpücüğü" verir adeta. Kişisel bilgilere ve zevklere göre şekillenen işletim sistemi Samantha (Scarlett Johansson) sayesinde bir anda mutluluğu yakalayan Theodore, daha önce de olduğu gibi kalbine bir kez daha yenilmeye yüz tutar. Kendiyle tıpatıp aynı zevklere sahip Samantha'ya kendini kaptıran karakterin unuttuğu şey ise yeni filizlenen bir aşkın arada mesafe olduğu sürece asla yürümeyeceğidir. Ama o da bir insandır neticede, yani umut denilen kavram yardımıyla hayatını devam ettirir.

Spike Jonze'un aşk üzerine harikulade orijinal bir işe imza attığı filmin metaforik yapısıyla öne çıktığı bir gerçek. Aşkı komple bir şekilde ele alması sebebiyle filmin belli bölümlerinde aşkın farklı zamanlarının anlatıldığı da açıkça görülüyor. Lakin burada önemli olan asıl özellik ise filmin bu kadar hassas bir konuyu bu denli titiz bir şekilde işlemesi. Öyle ki, seyirciye oldukça temiz bir anlatım sunan filmin alttan verdiği melankolik hava gittikçe inanılmaz derecede ağır hissediliyor. Bitimin ardından yarı mutlu, yarı karamsar bir ruh haliyle koltuklarınızdan kalktığınızdan bir süre sonra kalbinizi ele geçiren sıcak hava da cabası. Aşkın birden fazla halini, farklı olaylar ve karakterlerle sunduğu çizginin dışına çıkmadan, yani yarattığı ütopik dünyayla uyumlu benzetmelerle seyirciye aktaran Jonze, Apple ürünlerini andıran prodüksiyon tasarımıyla sizi hayran bırakıyor. Filmde kullanılan renklerin birbirleriyle uyumundan geleceğin Los Angeles tasvirine kadar her detayın en ince ayrıntısına kadar işlendiği filmin prodüksiyon tasarımının 2013'ün en başarılılarından biri olduğuna dair hiç şüphe yok.

Theodore (Joaquin Phoenix) ve Samantha (Scarlett Johansson)
Yukarıda bahsettiğim gibi derin temasıyla dikkat çeken "Aşk"ı farklı bölümlere incelemek mümkün. Film öncelikle Theodore'u seyirciye tanıttığı aşamayla ilk "gerçek" aşkı Catherine'i (Rooney Mara) atlamayan bir karakter modeliyle karşı karşıya bırakıyor. İlk aşkıyla olan evliliğini yürütemediğini gördüğümüz Theodore'un farklılık arayışı ve yaptıklarından zevk alamaması onun bir nevi depresyonda olduğunun sinyallerini veriyor. Günün normal saatlerinde başkaları için mektup yazan bir şirkette çalışan, akşamları ise video oyunu veya telefon seksiyle mutlu olmaya çalışan karakterin isteksiz başlayan ilişkileri de ne yazık ki öteye gidemiyor. Depresif tavırları yüzünden istediği şeylerde başarılı olamayan Theodore'un çevresinde bulunan tek kişi ise tatlı Amy (Amy Adams). Bu noktada ise ortaya farklı bir soru ortaya çıkıyor: Kimsenin bir süre sonra vakit geçirmek istemediği Theodore'da Amy'nin bulduğu şey nedir?

Amy de Theodore'dan çok farklı bir durumda değil aslında. İlişkisi olmasına rağmen aslında fazlasıyla sahte bir hayat yaşayan ve hayatına kendi istekleri doğrultusunda değil, sevgilisinin istekleri doğrultusunda şekil veren bir karakter Amy. Yaptıklarının hiçbir zaman sevgilisi tarafından takdir görmeyen karakterin dışarıya "mükemmel çift" modeli çizmeye çalışması ise karakterin içinde bulunduğu depresif ruh halini özetler nitelikte. Theodore'a karşı daima mutlu bir imaj çizmeye çalışan; fakat bunu başaramayan Amy'nin Theodore'u bir çıkış kapısı olarak gördüğünü ise aralarındaki tatlı sohbetlerle fark ediyoruz. Zaten yakından incelediğimiz takdirde iki karakterin belli açılardan birbirlerinin yansıması olduğunu rahatlıkla görmek mümkün.  Benzer durumlarıyla birbirlerine ister istemeden destek olan karakterlerin aynı birer değnek işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Filmde bu durumun daha net hale geldiği yer ise kuşkusuz Amy'nin artık rol yapmayı bırakarak kendini dugyusal anlamda Theodore'a bıraktığı asansör sekansı. Gerçekten inanılmaz etkileyici bu sekansta ilk defa bu kadar mutlu olan Theodore'un Amy'i böyle görmesi işleri bir anda değiştiriyor. Amy'nin Theodore'la bu kadar ilgilenmesinin sebebinin aslında daha farklı nedenlere dayandığını göreceğimiz büyük finale emin adımlarla ilerleyen filmde bu sebeplerin Theodore için de geçerli olduğunu unutmamak lazım. İşte bu noktada yine geçmişe takılı kalındığında hayatın bize sunduğu güzelliklerin görülemediğini öne süren film, muazzam bir Los Angeles manzarasının hakim olduğu bir finalle seyirciyi baş başa bırakıyor.

Theodore
Gelelim filmin asıl karakteri Samantha'ya. İşletim sistemi Samantha'yla olan ilişkisiyle bir nevi uzak ilişki metaforunun yapıldığı "Aşk"ta Theodore'un gözündeki mükemmel eş/sevgili modeli Samantha'yla tanışmasıyla etkisine girmesi bir oluyor. İstediği her şeyi saniye beklemeden verebilen, neşeli, maceracı ve sevgi dolu bir yapıya sahip Samantha'nın tek eksiği ise doğal olarak bedeni. İlişkinin başlarında fiziksel temasın eksikliğini hissetmemelerine rağmen zamanla bunu fazlasıyla hisseden ikilinin gittikçe birbirlerinden uzaklaşması kaçınılmaz oluyor. Birbirlerinin beklentilerini karşılayamadıkları için çaresizlik içinde bulunan iki karakterin zaman zaman verdiği kötü kararlar ise durumu daha tuhaf hale getiriyor. Herhalde buna verilebilecek en güzel örnek Samantha'nın Theodore'a escort ayarladığı sahne olsa gerek. Aralarındaki mesafeyi her ne kadar kabul etseler de ilişkilerinin sonunu hazırlayan şey Samantha'nın Theodore'un yokluğunda zamanını diğer sistemlerle geçirmesi oluyor. Bu noktadan itibaren aşk denilen kavramın aslında herkesin içinde bulunduğunu savunan film, melankolik bir umut aşılıyor seyirciye.

Arcade Fire'ın "Loneliness", "Photograph" ve "Song On the Beach" gibi muhteşem müzikleriyle seyirciyi bambaşka bir evrene götüren Spike Jonze'un filmde yer verdiği aşka dair gözlemler ise gerçekten harikulade. Theodore'un Samantha'dan bir süre cevap alamaması yüzünden geçirdiği sinir krizinden ikilinin kıskançlıklarına kadar her şeyin detaylı bir şekilde işlendiği filmde Theodore'la Samantha arasındaki görüntüsüz seks sahnesi ise gerçekten orijinal. Ayrıca, bir Michael Jackson hastası olarak Theodore'un "Beat It" kareografisiyle dans ettiği sahnenin gözümden kaçmadığını belirtmek isterim ki, bu da hoşuma giden başka bir ufak detay olarak listemde yerini aldı. Gelelim filmin oyuncularına. Yukarıda da bahsettiğim gibi Joaquin Phoenix geçen seneki gibi muhteşem bir performansla seyirciyi selamlıyor. En azından Oscar adaylığı almış olması gereken Phoenix, karakterin içinde bulunduğu yalnızlığı o kadar güzel bir şekilde seyirciye hissettiriyor ki karaktere ister istemden bir sempati besliyorsunuz. Öte yandan, sadece ses performansıyla bir sürü ödül töreninden en iyi kadın oyuncu ödülüyle dönerek şaşırtan Scarlett Johansson, sesiyle filme bambaşka bir hava katıyor.

Samantha ve Theodore
Sonuç olarak aşk üzerine fazlasıyla özgün ve kapsamlı senaryosuyla seyirciye oldukça özel bir sinema deneyimi sunan "Her / Aşk", 2013'ün mükemmel yapımlarından biri. Spike Jonze'un her karesine yaratıcılığını işlediği filmin detaylı prodüksiyon tasarımı ve etkileyici müzikleri filmi izlerken etkilenmemek elde değil. Joaquin Phoenix'in yine güçlü performansıyla kendini kanıtladığı filmde Scarlett Johansson'ın seslendirmesi ise hayranlık uyandırıcı.

Oscar Ödülleri
  • En İyi Orijinal Senaryo: Spike Jonze
Oscar Adaylıkları
  • En İyi Film
  • En İyi Prodüksiyon Tasarımı
  • En İyi Orijinal Müzik 
  • En İyi Şarkı: The Moon Song
Yönetmen: Spike Jonze
Senaryo: Spike Jonze
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Scarlett Johansson, Amy Adams, Rooney Mara
Orijinal Müzik: Arcade Fire
Görüntü Yönetimi: Hoyte Van Hoytema
Kurgu: Jeff Buchanan, Eric Zumbrunnen
Prodüksiyon Tasarımı: K.K. Barrett
Süre: 126 dk.
Ülke: ABD

NOT: A

3 Mart 2014 Pazartesi

86. Akademi Ödülleri (Oscar)

>
Yılın en büyük ödülü olan 86. Akademi Ödülleri (Oscar) sonunda sahiplerini buldu. Hiçbir sürprizi gerçekleşmediği ödül töreni yine politik bir işe imza atarak tüm ödül sezonu sadece en iyi film ödüllerini toplamakla geçiren "12 Years a Slave" büyük ödül dahil olmak üzere 3 dalda ödüle layık gördüler. Gecenin asıl galibi ise yönetmen dahil toplamda 7 dalda ödül alan yılın en iyi filmi "Gravity"nin oldu. 9 Kasım'da filmden çıkar çıkmaz yaptığım Matthew McConaughey'nin en iyi erkek oyuncu ödülünü alacağına dair yaptığım öngörümün doğru çıktığı törende "Dallas Buyers Club" 3 dalda ödül aldı. "The Great Gatsby" ve "Frozen" beklenilen ödülleri toplayarak her ikisi de 2 dalda galip gelirken "Her" orijinal senaryo dalında ödülü kucakladı. Yabancı dilde en iyi filmi ise "The Great Beauty" alarak şaşırtmadı. İşte tüm liste:

En İyi Film

  • American Hustle, Charles Roven, Richard Suckle, Megan Ellison ve Jonathan Gordon
  • Captain Phillips, Scott Rudin, Dana Brunetti ve Michael De Luca
  • Dallas Buyers Club, Robbie Brenner ve Rachel Winter
  • Gravity, Alfonso Cuaron ve David Heyman
  • Her, Megan Ellison, Spike Jonze ve Vincent Landay
  • Nebraska, Albert Berger ve Ron Yerxa
  • Philomena, Gabrielle Tana, Steve Coogan ve Tracey Seaward
  • 12 Years a Slave, Brad Pitt, Dede Gardner, Jeremy Kleiner, Steve McQueen ve Anthony Katagas
  • The Wolf of Wall Street

En İyi Yönetmen

  • Alfonso Cuaron, Gravity
  • Steve McQueen, 12 Years a Slave
  • Alexander Payne, Nebraska
  • David O. Russell, American Hustle
  • Martin Scorsese, The Wolf of Wall Street

En İyi Erkek Oyuncu

  • Christian Bale, American Hustle
  • Bruce Dern, Nebraska
  • Leonardo DiCaprio, The Wolf of Wall Street
  • Chiwetel Ejiofor, 12 Years a Slave
  • Matthew McConaughey, Dallas Buyers Club

En İyi Kadın Oyuncu

  • Amy Adams, American Hustle
  • Cate Blanchett, Blue Jasmine
  • Sandra Bullock, Gravity
  • Judi Dench, Philomena
  • Meryl Streep, August: Osage County

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

  • Barkhad Abdi, Captain Phillips
  • Bradley Cooper, American Hustle
  • Michael Fassbender, 12 Years a Slave
  • Jonah Hill, The Wolf of Wall Street
  • Jared Leto, Dallas Buyers Club

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

  • Sally Hawkins, Blue Jasmine
  • Jennifer Lawrence, American Hustle
  • Lupita Nyong’o, 12 Years a Slave
  • Julia Roberts, August: Osage County
  • June Squibb, Nebraska

En İyi Özgün Senaryo

  • American Hustle, David O. Russell ve Eric Warren Singer
  • Blue Jasmine, Woody Allen
  • Dallas Buyers Club, Craig Borten ve Melisa Wallack
  • Her, Spike Jonze
  • Nebraska, Bob Nelson

En İyi Uyarlama Senaryo

  • Before Midnight, Julie Delpy, Ethan Hawke ve Richard Linklater
  • Captain Phillips, Billy Ray
  • Philomena, Steve Coogan ve John Pope
  • 12 Years a Slave, John Ridley
  • The Wolf of Wall Street, Terence Winter

En İyi Kurgu

  • American Hustle
  • Captain Phillips
  • Dallas Buyers Club
  • Gravity
  • 12 Years a Slave

En İyi Görüntü Yönetimi

  • The Grandmaster, Philippe Le Sourd
  • Gravity, Emmanuel Lubezki
  • Inside Llewyn Davis, Bruno Delbonnel
  • Nebraska, Phedon Papamichael
  • Prisoners, Roger Deakins

En İyi Yapım Tasarımı

  • American Hustle
  • Gravity
  • The Great Gatsby
  • Her
  • 12 Years a Slave

En İyi Kostüm Tasarımı

  • American Hustle, Michael Wilkinson
  • The Grandmaster, William Chang Suk Ping
  • The Great Gatsby, Catherine Martin
  • The Invisible Woman, Michael O’Connor
  • 12 Years a Slave, Patricia Norris

En İyi Özgün Müzik

  • The Book Thief, John Williams
  • Gravity, Steven Price
  • Her, William Butler ve Owen Pallett
  • Philomena, Alexandre Desplat
  • Saving Mr. Banks, Thomas Newman

En İyi Şarkı

  • “Alone Yet Not Alone”; Alone Yet Not Alone, Bruce Broughton (müzik), Dennis Spiegel (söz)
  • “Happy”; Despicable Me 2, Pharrell Whilliams (söz-müzik)
  • “Let It Go”; Frozen, Kristen Anderson-Lopez ve Robert Lopez (söz-müzik)
  • “The Moon Song”; Her, Karen O (söz-müzik) ve Spike Jonze (söz)
  • “Ordinary Love”; Mandela: Long Walk to Freedom, Paul Hewson (söz-müzik), Dave Evans, Adam Clayton ve Larry Mullen (müzik)

En İyi Makyaj ve Saç

  • Dallas Buyers Club
  • Jackass Presents: Bad Grandpa
  • The Lone Ranger

En İyi Ses Kurgusu

  • All Is Lost
  • Captain Phillips
  • Gravity
  • The Hobbit: The Desolation of Smaug
  • Lone Survivor

En İyi Ses Miksajı

  • Captain Phillips
  • Gravity
  • The Hobbit: The Desolation of Smaug
  • Inside Llewyn Davis
  • Lone Survivor

 En İyi Görsel Efekt

  • Gravity
  • The Hobbit: The Desolation of Smaug
  • Iron Man 3
  • The Lone Ranger
  • Star Trek Into Darkness

Yabancı Dilde En İyi Film

  • The Broken Circle Breakdown (Belçika)
  • The Great Beauty (İtalya)
  • The Hunt (Danimarka)
  • The Missing Picture (Kamboçya)
  • Omar (Filistin)

En İyi Belgesel

  • The Act of Killing
  • Cutie and the Boxer
  • Dirty Wars
  • The Square
  • 20 Feet from Stardom

En İyi Animasyon

  • The Croods, Chris Sanders, Kirk DeMicco ve Kristine Belson
  • Despicable Me 2, Chris Renaud, Pierre Coffin ve Chris Meledandri
  • Ernest & Celestine, Benjamin Renner ve Didier Brunner
  • Frozen, Chris Buck, Jennifer Lee ve Peter Del Vecho
  • The Wind Rises, Hayao Miyazaki ve Toshio Suzuki

En İyi Kısa Film

  • Aquel No Era Yo (That Wasn’t Me)
  • Avant Que De Tout Perdre
  • Helium
  • Pitääkö Mun Kaikki Hoitaa? (Do I Have to Take Care of Everything?)
  • The Voorman Problem

En İyi Kısa Animasyon

  • Feral
  • Get a Horse!
  • Mr. Hublot
  • Possession
  • Room on the Broom

En İyi Kısa Belgesel

  • CaveDigger
  • Facing Fear
  • Karama Has No Walls
  • The Lady in Number 6: Music Saved My Life
  • Prison Terminal: The Last Days of Private Jack Hall

2 Mart 2014 Pazar

29. Bağımsız Ruh (Independent Spirit) Ödülleri

>
29. Bağımsız Ruh (Independent Spirit) Ödülleri:

En İyi Film
All Is Lost
Frances Ha
Inside Llewyn Davis
Nebraska
12 Years a Slave


En İyi Yönetmen
Shane Carruth, Upstream Color
J.C. Chandor, All Is Lost
Steve McQueen, 12 Years a Slave
Jeff Nichols, Mud
Alexander Payne, Nebraska

En İyi Erkek Oyuncu
Bruce Dern, Nebraska
Chiwetel Ejiofor, 12 Years a Slave
Oscar Isaac, Inside Llewyn Davis
Michael B. Jordan, Fruitvale Station
Matthew McConaughey, Dallas Buyers Club
Robert Redford, All Is Lost

En İyi Kadın Oyuncu
Cate Blanchett, Blue Jasmine
Julie Delpy, Before Midnight
Gaby Hoffman, Crystal Fairy
Brie Larson, Short Term 12
Shailene Woodley, The Spectacular Now

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Michael Fassbender, 12 Years a Slave
Will Forte, Nebraska
James Gandolfini, Enough Said
Jared Leto, Dallas Buyers Club
Keith Stanfield, Short Term 12

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Melonie Diaz, Fruitvale Station
Sally Hawkins, Blue Jasmine
Lupita Nyong’o, 12 Years a Slave
Yolonda Ross, Go For Sisters
June Squibb, Nebraska

En İyi Senaryo
Before Midnight, Julie Delpy, Ethan Hawke ve Richard Linklater
Blue Jasmine, Woody Allen
Enough Said, Nicole Holofcener
The Spectacular Now, Scott Neustadter ve Michael H. Weber
12 Years a Slave, John Ridley

En İyi İlk Senaryo
Afternoon Delight, Jill Soloway
Don Jon, Joseph Gordon-Levitt
In a World, Lake Bell
The Inevitable Defeat of Mister and Pete, Mike Starrbury
Nebraska, Bob Nelson

En İyi Görüntü Yönetimi
All Is Lost, Frank G. DeMarco
Computer Chess, Matthias Grunsky
Inside Llewyn Davis, Bruno Delbonnel
Spring Breakers, Benoit Debie
12 Years a Slave, Sean Bobbitt

En İyi Kurgu
Frances Ha, Jennifer Lame
Museum Hours, Jem Cohen ve Marc Vives
Short Term 12, Nat Sanders
Una Noche, Cindy Lee
Upstream Color, Shane Carruth ve David Lowery

En İyi İlk Film
Blue Caprice, Alexander Moors
Concussion, Stacie Passon
Fruitvale Station, Ryan Coogler
Una Noche, Lucy Mulloy
Wadjda, Haifaa Al Mansour

En İyi Uluslararası Film
Blue Is the Warmest Color (Fransa)
Gloria (Şili)
The Great Beauty (İtalya)
The Hunt (Danimarka)
A Touch of Sin (Çin)

En İyi Belgesel
The Act of Killing
After Tiller
Gideon’s Army
The Square
20 Feet from Stardom


John Cassataves Ödülü
Computer Chess
Crystal Fairy
Museum Hours
Pit Stop
This Is Martin Bonner


Kurgudan Daha Gerçek Ödülü
Let the Fire Burn, Jason Osder
Manakamana, Stephanie Spray ve Pacho Valez
A River Changes Course, Kalyanee Mam

Takip Edilmesi Gereken İsim Ödülü
Aaron Douglas Johnston, My Sisters Quinceanera
Shaka King, Newlyweeds
Madeline Olnek, The Foxy Merkins

Piaget Yapımcı Ödülü
Toby Halbrooks ve James M. Johnston
Jacob Jaffke
Andrea Roa
Frederick Thornton

Robert Altman Ödülü
Mud, Jeff Nichols, Francine Maisler ve tüm kadro