12 Haziran 2015 Cuma

AVENGERS: AGE OF ULTRON (2015)

>
NOT: A-
Sene başından beri 2015'in en beklenen filmlerinden biriydi "Avengers: Age of Ultron / Yenilmezler: Ultron Çağı". Bir yandan yaz sezonunun açılışını temsil edecek olan filmin en önemli özelliği ise tabii ki Marvel evreninin en büyük filmi olan "Avengers / Yenilmezler"in devam filmi olması. Beklentilerin bir hayli büyük olduğu film için benim yorumlarım ise oldukça iyi.

"Captain America: The Winter Soldier / Kaptan Amerika: Kış Askeri" ve "Guardians of the Galaxy / Galaksi'nin Koruyucuları" filmlerinin hemen sonrasında geçen Marvel Sinematik Evreni'nin son halkası olan "Yenilmezler: Ultron Çağı", ilk filmin aksine bu sefer sadece çizgi roman hastalarına hitap ediyor. Joss Whedon'ın mizahi anlatımına bu filmde de tanıklık ettiğimiz "Ultron Çağı", Marvel evreninin son halkası olan "Avengers: Infinity War"a da hazırlık niteliğinde. Robert Downey Jr., Chris Evans, Scarlett Johansson, Chris Hemsworth, Mark Ruffalo ve Jeremy Renner'ın rollerini tekrarladığı filme yeni katılan isimler ise Elizabeth Olsen, Aaron Taylor-Johnson ve tabii Ultron'ı seslendiren James Spader.

Iron Man ve Hulk
"Yenilmezler: Ultron Çağı", her ne kadar çizgi roman hastalarını tatmin eden bir film olsa da genel izleyici kitlesini avlaması biraz zor görünüyor. Bunda hikayenin artık yüzeysel bir süper kahraman filmlerini geride bırakarak, çizgi roman dünyasının derinliklerine inmesinin katkısı oldukça fazla. 2008 yılında vizyona giren "Iron Man" beraberinde gelen tüm karakterlerin doğuş hikayeleri senelerdir gördüğümüz başlangıç filmleri geleneğini devam ettirdi. Bu doğal olarak seyircinin bu filmleri kolayca özümseyip değerlendirmesini sağladı. Fakat ardından gelen devam filmleriyle Marvel evreninin daha karmaşık bir hal alacağının sinyalini veren stüdyo 2014 yılındaki "Galaksi'nin Koruyucuları"yla bir nevi seyirciye hikayenin nereye yol alacağını gösterdi. Öte yandan, "Galaksi'nin Koruyucuları" ilk film olması nedeniyle o kadar karmaşık olmamakla beraber 80'li yılların uzay filmlerini andırması nedeniyle seyirciyi belki de hiçbir Marvel filminin yapamadığı kadar tavlamayı başardı. İşte bu noktada vizyona giren "Ultron Çağı"nın hikaye yapısı ne yazık ki genel izleyici kitlesini tam olarak içine çekebilecek bir özellikte değil. Doğal olarak bu filmin en büyük dezavantajı olarak etki etmiş durumda ki "Ultron Çağı" ilk filmden daha iyi olmasına rağmen eleştirmen notlarına baktığımızda ilk filmin epey gerisinde görünüyor. Öte yandan, ben her ne kadar Marvel hastası olmasam da hikayenin bu yüzünü bildiğimden filmi detayları göz ardı ederek izlemeye çalıştım ve sonucunda filmden fazlasıyla keyif aldım.

Sayısız Marvel referansını ve ipucunu içinde barındırarak çizgi roman hastalarını mest eden filmin aksiyon anlamında da beklenileni verdiğini söylemek gerek. İlk filmdeki uzun konuşma sahnelerini bu filmde bulmak zor. Bu sefer Whedon konunun karmaşıklığının bilincindeki konuşmalara daha fazla mizah eklemeyi uygun görmüş ki bence bu karar filmi daha keyifli hala getirmiş. Buna rağmen filmdeki mizah unsurlarının bile önceki filmleri bilen kişilere hitap ettiğini düşünürsek bu bile filmin dezavantajı konumunda. Karakterleri geliştirmek adına büyük adımlar atarak seyircinin ilgisini üst düzeye çıkarmaya çalışan filmin yeni karakterlerinden kötü karakter Ultron ve sadece çizgi roman hayranlarına tanıdık gelen Vision ise filmin en ilgi çekici unsuru. James Spader'ın harika bir seslendirmeye imza attığı Ultron, çocuksu olmakla şeytani olmak arasında ördüğü ince çizgi gerçekten çok başarılı. Karakterin öfkesini alamayarak yıkıcı davranışlarda bulunması ve hemen ardından özür dilemesi gibi detaylar karakteri yeterli özgünlüğe çıkarmayı başarmış; fakat buna rağmen ikonik kötü karakterler arasına girebileceğini hiç düşünmüyorum. Kısaca Ultron, Loki olmaktan çok uzakta. Öte yandan, Vision renkli tasarımıyla seyirciye farklı bir karakter sunduğu bir gerçek. Lakin benim gibi bu kadar çizgi romana hakim olmayan seyircilerin çok ilgisini çekeceğini düşünmüyorum.

Robert Downey Jr., Chris Evans, Scarlett Johansson, Chris Hemsworth, Mark Ruffalo, Jeremy Renner, Tom Hiddleston ve Samuel L. Jackson olmak üzere tüm kadronun kendilerinden beklenileni verdiği filmde özellikle Thor'un çekiciyle ilgili olan esprilere ve Hulk'la Iron Man arasındaki dövüşe bayıldım. Bunun yanında Hulk'la Black Widow arasındaki yakınlaşma karakterlerin doğasındaki soğukluğa bir son vermiş bulunuyor. Yani artık Hulk sadece parçalayan bir devden, Black Widow ise soğuk bir katilden daha fazlası. Buna rağmen bu filmde feminist açıdan ele alındığında eleştirilen Black Widow karakterinin hikayesinin üzerinde düşünülmesi gerekiyor.

Görsel efektlerin fazlasıyla başarılı olduğu ve Hulk'ın artık ilk filmdeki gibi tamamen gerçek gibi hissedildiği filmde robot efektlerini yapmanın artık çok kolay olduğu bir gerçek. Bu yüzden filmde Civil War öncesi bir tekrar göze çarpıyor; o da filmin finalinin aynı ilk filmde olduğu gibi Yenilmezler'in dünyayı yok etmeyi çalışan bir lider için dövüşen bir grup robotla dövüşmesi. Ben kendi açımdan açıkçası bu finali çok yadırgamadım; çünkü seyirci olarak beklentim hem yüksek bir aksiyon hem de bir sonraki büyük filme olan hazırlıktı. Ondan dolayı bu sahneleri keyif alarak izledim; fakat aklımın bir ucunda da bir tekrar olduğunu bilerek. Kısaca seyirci olarak bakış açınıza göre filmin değerinde oynamalar olacaktır.

Captain America ve Thor
Sonuç olarak en az ilk film kadar başarılı ve eğlenceli bir çizgi roman filmi seyirciye sunan "Avengers: Age of Ultron / Yenilmezler: Ultron Çağı", referanslarıyla daha çok çizgi roman hayranlarına ve çizgi roman severlere hitap eden bir film. Teknik açıdan beklenileni fazlasıyla veren filmde karakterler arasındaki iletişim ilk filmde olduğu gibi mizah dolu ve samimi. İlk filmle olan benzerliklerine fazla takınılmadığı sürece yılın en iyi filmleri arasına koyubileceğini düşünüyorum. En azından benim şimdilik listeme girmiş durumda.

Yönetmen: Joss Whedon
Senaryo: Joss Whedon
Oyuncular: Robert Downey Jr., Chris Evans, Scarlett Johansson, Chris Hemsworth, Mark Ruffalo, Jeremy Renner, Tom Hiddleston, Samuel L. Jackson
Orijinal Müzik: Alan Silvestri
Süre: 142 dk.
Ülke: ABD

NOT: A-

16 Nisan 2015 Perşembe

68. Cannes Film Festivali'nde Yarışacak Filmler ve Jüri Üyeleri

>
13-24 Mayıs 2015 tarihleri arasında gerçekleşecek olan 68. Cannes Film Festivali'nde yarışacak filmler açıklandı. İşte tüm liste:


ANA FİLM JÜRİSİ
  • Coen Kardeşler (Başkan)
KISA FİLM VE CINEFONDATION JÜRİSİ
  • Abderrahmane Sissako (Başkan)
UN CERTAIN REGARD (BELİRLİ BİR BAKIŞ) JÜRİSİ
  • Isabella Rossellini
-------------------------------------------------------------------------------

AÇILIŞ FİLMİ
  •  La tête haute | Standing Tall (Emmanuelle Bercot)

IN COMPETITION (YARIŞMA FİLMLERİ)
  • Carol (Todd Haynes)
  • Dheepan | Temporary Title (Jacques Audiard)
  • Il racconto dei racconti | The Tale of Tales (Matteo Garrone)
  • La loi du marché | A Simple Man (Stéphane Brizé)
  • The Lobster (Yorgos Lanthimos)
  • Louder Than Bombs (Joachim Trier)
  • Macbeth (Justin Kurzel)
  • Marguerite et Julien | Marguerite and Julien (Valérie Donzelli)
  • Mia madre (Nanni Moretti)
  • Mon roi (Maïwenn)
  • Nie yinniang | The Assassin (Hou Hsiao-Hsien)
  • Saul fia | Son of Saul (Lászlò Nemes)
  • The Sea of Trees (Gus Van Sant)
  • Sicario (Denis Villeneuve)
  • Shan he gu ren | Mountains May Depart (Jia Zhang-ke)
  • Umimachi Diary | Our Little Sister (Hirokazu Kore-eda)
  • Youth | La giovineza (Paolo Sorrentino)

UN CERTAIN REGARD (BELİRLİ BİR BAKIŞ)
  • Chauthi koot | The Fourth Direction (Gurvinder Singh)
  • Comoara | The Treasure (Corneliu Porumboiu)
  • Hrútar | Rams (Grímur Hákonarson)
  • Je suis un soldat | I Am Soldier (Laurent Larivière)
  • Kishibe no tabi | Journey to the Shore (Kiyoshi Kurosawa)
  • Las elegidas | The Chosen Ones (David Pablos)
  • Madonna (Suwon Shin)
  • Maryland (Alice Winocour)
  • Masaan | Fly Away (Neeraj Ghaywan)
  • Mu-roe-han | The Shameless (Oh Seung-uk)
  • Nahid (Ida Panahandeh)
  • The Other Side (Roberto Minervini)
  • Un etaj mai jos | One Floor Below (Radu Muntean)
  • Zvizdan | The High Sun (Dalibor Matanic)

YARIŞMA DIŞI
  • Inside Out (Pete Docter & Ronaldo Del Carmen)
  • Irrational Man (Woody Allen)
  • The Little Prince (Mark Osborne)
  • Mad Max: Fury Road (George Miller)

GECEYARISI GÖSTERİMİ
  • Amy (Asif Kapadia)
  • O piseu | Office (Won-Chan Hong)

ÖZEL GÖSTERİM
  • Amnesia (Barbet Schroeder)
  • Asphalte (Samuel Benchetrit)
  • Hayored Lema’ala (Elad Keidan)
  • Oka (Souleymane Cisse)
  • Panama (Pavle Vuckovic)
  • A Tale of Love and Darkness (Natalie Portman)

Kısa Film Yarışması
  • Ave Maria (Basil Khalil)
  • Copain | Buddy (Jan Roosens & Raf Roosens)
  • The Guests (Shane Danielsen)
  • Le Repas Dominical | Sunday Lunch (Céline Devaux)
  • Love Is Blind (Dan Hodgson)
  • Patriot (Eva Riley)
  • Presente Imperfecto | Present Imperfect (Iair Said)
  • Salı (Ziya Demirel)
  • Waves ’98 (Ely Dagher)

Cinéfondation
  • 14 Steps (Maksim Shavkin)
  • Abwesend | Absent (Eliza Petkova)
  • Ainahan ne palaa | To Return Until (Salla Sorri)
  • Anfibio | Amphibian (Héctor Silva Núñez)
  • Asara Rehovot Mea Etsim | Ten Buildings Away (Miki Polonski)
  • El ser magnético | The Magnetic Nature (Mateo Bendesky)
  • Het Paradijs | Paradise (Laura Vandewynckel)
  • Koshtargah | Slaughterhouse (Behzad Azadi)
  • Leonardo (Félix Hazeaux, Thomas Nitsche, Edward Noonan, Franck Pina ve Raphaëlla Plantier)
  • Les Chercheurs | The Wheel of Emotions (Aurélien Peilloux)
  • Locas Perdidas | Lost Queens (Ignacio Juricic Merillán)
  • Manoman (Simon Cartwright)
  • Retriever (Tomáš Klein ve Tomáš Merta)
  • Ri Guang Zhi Xia | Under the Sun (Qiu Yang)
  • Share (Pippa Bianco)
  • Tsunami (Sofie Kampmark)
  • Victor XX (Ian Garrido López)
  • Vozvrashenie erkina | The Return of Erkin (Maria Guskova)


12 Mart 2015 Perşembe

THE THEORY OF EVERYTHING (2014)

>
NOT: B+
Biyografilerin damga vurduğu 2014 yılının bir diğer önemli yapımı ünlü fizikçi Stephen Hawking'in hayatını konu alan "The Theory of Everything / Her Şeyin Teorisi"ydi. Erkek oyuncu yarışına farklı bir ivme kazandıran ve gitgide ödülü Michael Keaton'ın elinden kapan filmin yıllar önce Daniel Day Lewis'in ilk Oscar'ını kazandığı "My Left Foot / Sol Ayağım"ı andırdığını belirtmeliyim. İşin daha da garip tarafı ise bu sene en iyi erkek oyuncu seçilen Eddie Redmayne'in Oscar'ı Day-Lewis'in ilk Oscar'ını aldığı zamanla aynı yaşta olması.

Eddie Redmayne'in muhteşem performansıyla kendini sadece Hollywood'a değil aynı zamanda dünyaya da tanıttığı bir film olan "Her Şeyin Teorisi", Hawking'in Cambridge'teki hayatından şimdiki zamana kadar olan hayatına odaklanıyor. Daha çok ilk karısı Jane Hawking'le olan ilişkisine odaklanan filmi duygusal atmosferi gerçekten yürek burkucu. Redmayne'in zaman zaman Day-Lewis'i hatırlatan performansı ise Oscar'ı kesinlikle hak ediyor. Öte yandan, Felicity Jones'un kadın oyuncu kategorisi zayıflığından yararlanarak Oscar'a aday olduğu bir gerçek.

Jane (Felicity Jones) ile Stephen (Eddie Redmayne)
Stephen Hawking'in yaşadığı zorlukları duygusal bir dille seyirciye sunan "Her Şeyin Teorisi"ni izlerken gözyaşlarınızı tutmanız zor. Motor nöron sendromu yüzünden önce tekerlekli sandalyeye hapsolan ve daha sonra hastalığının ilerlemesiyle ses tellerini kaybeden Hawking'in yaşadığı çile gerçekten üzücü. Bu zorlu yolcukta şartlar ne olursa olsun ona yardım eden Jane Hawking'in gerçek bir insanlık örneği sergilediği hikayede müzik hocasıyla olan başta gizli aşkına yakından bakma fırsatı buluyoruz. Bunun zamanla farkına varan Hawking'in durumu kabul edişi falan hikayedeki en depresif parçalar. Belki de "Her Şeyin Teorisi" "Still Alice / Umudunu Yitirme"le beraber yılın en depresif yapımlarından biri olduğunu söyleyebilirim. Aynı onda olduğu gibi bu filmde de kendinizi ana karakterin yerine koyarak depresyona rahatlıkla girebilirsiniz.

Hikaye ise "Sol Ayağım"a çok benziyor. Bu yüzden filmin belki de en zayıf noktası senaryosu. Buna rağmen Oscar'a aday olmayı başardı orası ayrı. Stephen ile Jane'in ilişkisinin "Sol Ayağım"daki Christy ile Eileen'ı andırdığı filmdeki en büyük fark tabii ki Stephen'la Jane'in gerçekten bir şeyler yaşamış olması kuşkusuz; ama aralarındaki ilişkinin ilerleme şekli ve sonunda Stephen'in konuşma hocasıyla başlayan ilişkileri gerçekten "Sol Ayağım"ı andırıyor. Ana karakterlerin biri ressam/yazar biri bilim adamı/yazar olması sebebiyle yarattıkları şeylerle yükselmeleri de bir o kadar benzer. Bu yüzden karşımızda çok da özgün olmadığını düşündüğüm gibi biyografi var. Buna rağmen elindeki materyali harikulade bir şekilde kullanarak seyirciye Hawking'e yakışan bir biyografi sunduğuna şüphe yok. Bir de işin içine Eddie Redmayne'in performansı girince doğal olarak film bir performans filmine dönüşüyor. Bir süre sonra hikayeden çok Redmayne'in Oscar'ı hak eden performansına kendinizi kaptırıyorsunuz.

Daha önce yönettiği belgesellerle kendini tanıtan James Marsh'ın belki de en olgun filmi "Her Şeyin Teorisi". Bu yüzden filmin farklı bir övgüyü hak ettiğini düşünüyorum; fakat buna rağmen Marsh'ın sahne geçişlerini bu kadar hızlı yapması benim başımı döndürüyor ve bende dizi izliyormuş havası uyandırıyor. Umarım zamanla bu konuda da kendini geliştirir. Öte yandan, filmin müziklerine imza atan Jóhann Jóhannsson, klasik ama başarılı besteleriyle kendini arkadan hissettiriyor. Her ne kadar benim favorim olmasa da film yaptığı katkı oldukça fazla.

Stephen (Eddie Redmayne)
Stephen Hawking'in zorlu yaşamını seyirciyle buluşturan "The Theory of Everything / Her Şeyin Teorisi", 1989 yılındaki "My Left Foot / Sol Ayağım"la olan benzerliklerine rağmen 2014'ün başarılı filmlerinden biri. Eddie Redmayne'in harikulade performansıyla seviye atlayan filmin depresif havası kuşkusuz bir sürü izleyiciyi derinden etkileyecektir.  

Oscar Ödülleri
  • En İyi Erkek Oyuncu: Eddie Redmayne
Oscar Adaylıkları
  • En İyi Film
  • En İyi Kadın Oyuncu: Felicity Jones
  • En İyi Uyarlama Senaryo
  • En İyi Müzik
Yönetmen: James Marsh
Senaryo: Anthony McCarten (senaryo), Jane Hawking (kitap)
Oyuncular: Eddie Redmayne, Felicity Jones, Tom Prior
Orijinal Müzik: Jóhann Jóhannsson
Görüntü Yönetimi: Benoît Delhomme
Kurgu: Jinx Godfrey
Süre: 123 dk.
Ülke: Birleşik Krallık

NOT: B+

AMERICAN SNIPER (2014)

>
NOT: B+
Son zamanlarda Oscar Ödülleri'ndeki adaylarda en az bir milliyetçi temaya sahip filmi görmeye alıştığımız bir gerçek. 2012'de "Zero Dark Thirty" ve "Argo", 2013'te "Captain Phillips" ve "Lone Survivor" gibi örneklere rastladığımız törenin bu seneki bombası ise kuşkusuz "American Sniper / Keskin Nişancı".

ABD'de de seyirciyle buluşmasının ardından ülkece bir fenomene dönüşen Clint Eastwood'un yönettiği "Keskin Nişancı", bende de ilginç bir ön yargı uyandırmıştı. Filmden çıkan aşırı sağcı cumhuriyetçi kesimin silahla ateş etmek istedikleri tweetlerini okudukça bu ön yargının çıkmaması zaten imkansızdı. Eastwood'un politik görüşünü bildiğimden ötürü bu tepkileri açıkçası çok da şaşırdığım söylenemez; sonuçta birkaç sene önce yaptığı boş sandalyeyle konuşma saçmalığı hala unutulmuş değil. Ama bu filme aşırı bir ön yargı duymaya başladığım gerçeğini değiştirmedi. Gel gelelim filmi izledikten sonra neden beklediğim milliyetçiliği bulamamakla beraber filmi de ilginç bir şekilde beğendim. Çünkü savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu milliyetçi ve aşırı sağcı bir adamın görüşünden beyaz perde de izlemek benim için gerçekten ilginç bir deneyim oldu.

Chris Kyle (Bradley Cooper)
ABD'nin Irak Savaşı'nda öldürdüğü sayısız kişiyle ülkece kahraman ilan edilen sniper Chris Kyle'ın hayatını anlatan "Keskin Nişancı", saf milliyetçi duygularla büyütülen bir sözde vatanseverin limitlerini bilemeyerek savaşta ruhunu kaybetme süreci işleniyor. Ve bu yapılırken savaşın insana ne kadar kötü şeyler yaptırdığını da ilk defa bu kadar korkunç bir şekilde tanıklık etmek fırsatı buluyoruz. Ordunun başına bir şey gelmemesi uğruna bomba taşıyan çocukları bile öldürmek zorunda kalan Kyle'ın fiziksel olarak olmasa da ruhsal açıdan gitgide ölmeye başladığı filmde savaşın sağlıklı bir birey üzerinde bıraktığı etki filmin milliyetçi havasını bir nevi kesiyor. Buna rağmen filmin bazı klişelere ve genellemelere başvurduğunu görmezden gelmek olmaz. Bunlara Iraklı bir keskin nişancının ABD'li bir keskin nişancıyla olan sonu çoktan belli rekabetini, askerlerin ölmekten son anda kurtulduğu bir çatışma sahnesini ve ölen arkadaşının intikamını almak için yanıp tutuşan bir ana karakteri örnek verebiliriz.

Ülkesi uğruna ailesini ve çocuklarını bile geride bırakan bir hasta beyni işliyor aslında "Keskin Nişancı". Filmi izleyen normal bir bireyin bu düşüncenin ne kadar sağlıksız olduğunu zaten anlayacağı ve ibretle karşılayacağını düşünüyorum. En azından ben bu sahneleri ibret alarak izledim. Belki ABD'de geçirdiğim zaman içerisinden bu tür insanlara çok tanıştığım içindir. Kısaca Eastwood bize olmayan bir şey göstermiyor. Chris Kyle'ın ABD tarafından kahraman ilan edildiğini, herkesin dilinden düşmediğini ve öldüğünde görkemli bir cenaze yapıldığını, hatta bunu gerçek görüntülerle seyirciye gösteriyor. Ve vatanına onca hizmet etmesine rağmen devletinden yeterli korumayı ve ilgiyi bile göremeyen Kyle'ın hazin sonu akla ABD'nin milliyetçi propagandaları hakkında ilginç sorular getiriyor. Milliyetçilik adı altından insanları nasıl beyinlerinin yıkandığı rahatlıkla görüldüğü filmde karakterin savaştan sonra boş ekrana savaş sesleri duyarak baktığı ve kendi halinde eğlenen bir köpeği öldürmeye çalıştığı sahneler bence bu durumu özetler nitelikte. Üstüne üstlük bunu sağcı kişiliğiyle öne çıkmış efsanevi yönetmen Eastwood'un yapması, savaşın bir sağcı tarafından nasıl görüldüğünü de gösteriyor.

Akıcı kurgusu ve başarılı ses efektleriyle savaş filminden beklenen her şeyi başarıyla yerine getiren filmin kan efektlerini ne yazık ki hiç beğenmedim. Bilgisayar efektleriyle yapıldığı aşırı derecede belli oluyor, bir de herkesin dilinden düşürmediği sahte bebek sahneleri var. Bunca film izledim hiç bu kadar kötü bir bilgisayar ve kukla bebek karışımı görmedim. Buna rağmen Bradley Cooper Oscar adaylığını hak ettiği performansıyla filmi bambaşka bir yere taşımayı bilmiş. Klasik Teksas'lı bir redneck'i canlandıran Cooper, aksanı ve tavrıyla inanılmaz bir karakter yaratmayı başarıyor. Cooper'ı izlerken aşırı derecede keyif aldığımı belirtmeliyim.

Bradley Cooper ve Clint Eastwood
Özetlemek gerekirse; klasik milliyetçi ögeleri içinde barındırmasına rağmen savaşın kötü yanlarını seyirciye verebilmesi açısından başarılı bir film olan "American Sniper / Keskin Nişancı", aşırıcı sağcı sözde vatansever bir Amerikalıyı gerçekçi bir şekilde ekrana taşıyor. Bradley Cooper'ın harika performansıyla kendine hayran bıraktığı filmin klişe sahneleri ise filmi ister istemez zedeliyor.

Oscar Ödülleri
  • En İyi Ses Kurgusu
Oscar Adaylıkları
  • En İyi Film
  • En İyi Erkek Oyuncu: Bradley Cooper
  • En İyi Uyarlama Senaryo
  • En İyi Kurgu
  • En İyi Ses Miksajı
Yönetmen: Clint Eastwood
Senaryo: Jason Hall
Oyuncular: Bradley Cooper, Sienna Miller
Görüntü Yönetimi: Tom Stern
Kurgu: Joel Cox, Gary D. Roach
Süre: 132 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+

SELMA (2014)

>
NOT: B+
Geçen sene ve ondan önceki senelerdeki Oscar adaylıklarına baktığımızda Hollywood'un siyahi filmlere verdiği önem tartışılmayacak derecede fazla olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Buna rağmen "12 Years a Slave"in büyük ödülü kazanıp en iyi film seçilip yönetmen dalında ödül almaması Akademi için ırkçı söylemleri de beraberinde getirmişti. Bu sene ise şarkı dışında hiçbir dalda siyahi oyuncu veya yönetmen adaylığı bulunmaması ise bu söylemleri tavan yaptırdı. 

Martin Luther King Jr.'ın hayatından bir kesiti anlatan "Selma / Özgürlük Yürüyüşü", en iyi film ve en iyi şarkı adaylığı alarak tarihe geçti. Hiçbir oyuncunun adaylık alamadığı filmin şarkı dışında sadece film dalında aday olması kafalara gerçekten ırkçı görünmemek için oraya koyulmuş düşüncelerini getiriyor. Buna rağmen David Oyelowo'nun muhteşem performansının nasıl görmezden gelinip Oscar'a aday olamamasını anlayamıyorum. Ava DuVernay'in başarılı yönetimiyle gözleri üzerine çektiği filmin şarkı dalında Oscar aldığını belirtmekte fayda var.

Martin Luther King Jr. (David Oyelowo)
Klasik bir biyografi filminin özelliklerini taşımasından dolayı çok ileri gidemeyen ama işlediği temanın hakkını tam anlamıyla verebilen bir film olan "Selma", Martin Luther King Jr.'ın Selma, Alabama'da tüm zorluklara rağmen düzenlediği özgürlük yürüyüşlerini konu alıyor. ABD tarihi açısından ırkçılıkla savaşın en önemli yürüyüşlerinden biri olan Selma yürüyüşünde polis tarafından siyahilere yapılan zulüm gerçekten oldukça üzücü ve etkileyici. Buna rağmen tablonun çok da yabancı olduğunu söylemek mümkün değil; çünkü özgür adı altında özgür olmayan ülkelerde de insanların kendi hakları için yürüyüş yapmaya çalıştıklarında başlarına ne geldiğini defalarca gördük. Yine de filmin bazı genellemelere başvurarak istediği özgünlüğü yakalayamadığının altını çizmek gerek. Bunlara en güzel örnek ise aşırı sağcı ve acımasız bir Teksas'lı politika adamı rolünde Tim Roth. Roth'un ortaya koyduğu Teksas'lı politikacı performansı bir yerden sonra çok yapay bir hal alıyor. Böyle bir rol için neden gerçekten Teksas'lı bir oyuncu seçmeyip İngiliz bir oyuncuyu tercih ettiklerini ben anlayamadım. Muhtemelen işin içinde maddi yetersizlikler bulunmakta.

"Selma"nın en büyük silahı kuşkusuz David Oyelowo. Harika bir Martin Luther King portresi çizen Oyelowo, filmin seviye atlamasını sağlayan en büyük özelliği. Konuşma aksanından kelime vurgularına rağmen tek kelimeyle şahane bir karakter ortaya koyan Oyelowo, nasıl olur da Oscar'a aday olamaz hala düşünüyorum. Buna rağmen zorlu bir erkek oyuncu kategorisi olduğunu söylemekte fayda var. Bunun yanında filmin diğer oyuncuları da kendilerine düşen görevi başarılı bir şekilde yerine getirirken bu filmde de karşımıza çıkan Oprah Winfrey'den bıktığımı da belirtmek isterim. ABD için bir ikon olan ve başarılarla dolu kariyerine bir de Oscar heykelciği ekleyebilsin diye ellerinden geleni yapan Hollywood'un bu sefer de başarılı olamaması beni çok mutlu etti. Buna rağmen Winfrey, en iyi film adaylığı sayesinde yine yapımcı dalında Oscar adaylığı aldı.

Filmin oyuncuları dışında işlediği temayı "12 Years a Slave"in aksine fazla ajitasyon yapmayarak anlatması benim oldukça hoşuma gitti; fakat filmin geneline hakim olan ağır tempo bir süre sonra anlatım problemlerini beraberinde getiriyor. Filmin ne kadar uzun olacağı her ne kadar yönetmenin uygun görmesine bağlı olsa da benim için filmin 10-15 dakika daha kısa olabileceği geçti. Teknik açıdan göze batan bir yanı olmayan filmin beni rahatsız eden bir diğer tarafı ise safran renginin hakim olduğu görüntü yönetimi oldu. Bu renge genellikle siyahi temanın hakim olduğu filmlerde rastladığımız görülmekte. Ortama ve bulunduğu döneme nostaljik ve sıcak bir hava katan bu tercihin pek benim zevkime uygun gitmediğini belirtmek isterim. Aynı renk doygunluğu geçen seneki "12 Years a Slave" ve "The Butler"da da vardı ve bu durumun devamlı ortaya çıkması artık göze batmaya başladı.

Martin Luther King Jr. (David Oyelowo)
Sonuç olarak "Selma / Özgürlük Yürüyüşü" işlediği temanın hakkını bulunduğu sınırlar içerisinden verebilen başarılı bir biyografi filmi. Her ne kadar önceki özgürlük temalı filmlerde bulunan genellemelere yer verse de David Oyelowo'nun güçlü performansıyla seyirciyi etkilemesini bilen filmin önemli politik gelişmelere değinmesi gerçekten güzel.

Oscar Ödülleri
  • En İyi Şarkı
Oscar Adaylıkları
  • En İyi Film
Yönetmen: Ava DuVernay
Senaryo:  Paul Webb
Oyuncular: David Oyelowo, Carmen Ejogo, Tim Roth
Görüntü Yönetimi: Bradford Young
Kurgu: Spencer Averick
Süre: 128 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+

4 Mart 2015 Çarşamba

STILL ALICE (2014)

>
NOT: B+
Bu sene Oscar'larda kadın oyuncu dalının oldukça zayıf olduğu bir gerçek. Beş oyunculuk kontenjanı bile doldurmanın zor olduğu böyle bir yarışta metot oyuncu performansı olmaması nedeniyle güçlü bir performansın ödüllendirileceği bir yıl bizi bekliyor. Bu tabii bazı oyuncular için oldukça büyük bir şans niteliğinde çünkü metot oyunculuğu yapmayan oyuncuların başka türlü Oscar alma şansı epey düşük. İşte böyle bir senede Julianne Moore, Alzheimer hastasını oynadığı "Still Alice / Umudunu Yitirme"yle hayatının şansını yakalıyor. 

Yılın etkileyici yapımlarından biri olan "Still Alice" Alzheimer'a farkındalık yaratma amacında hedefine başarıyla ulaşan, hastalığın nadir görülen ağır türünü şok edici bir şekilde ekrana yansıtan bir film. Julianne Moore'un tanıdığımız güçlü performanslarından birini verdiği filmin kısıtlı teması doğal olarak filmi klasik bir biyografi filminin ötesine götüremiyor. Ona rağmen seyirciyi depresyona sokacak kadar yoğun bir melankolinin hakim olduğu filmden çıktıktan sonra gerçekten mutlu hissetmeniz mümkün değil. Benim önerim bu filme mümkünse tek başınıza gidin ki başkalarını da depresyona sokmayın.

Alice (Julianna Moore)
Alzheimer'ın genetik olarak aktarılan en ağır türünün gelişme evresini etkileyici bir şekilde ekrana aktarıldığı filmde başarılı bir evliliğe sahip olmakla beraber aynı derecede başarılı bir üniversite profesörü olan Alice Howland'ın hastalığı ilerledikçe yaşadığı zorlukları görme şansı buluyoruz. Harika hayatının elindeki en değerli şey olan anılarının elinden teker teker alındığı Alice'in yaşama tutunma çabası gerçekten etkileyici ve üzücü. Zaman ilerledikçe tuvaletin yerini bile unutmaya başlayan karakterin dramı aile fertlerinin unutulmaya başlamasıyla daha şok edici bir hal alıyor. Yönetmen  Richard Glatzer ve Wash Westmoreland'in karakterin içinde bulunduğu psikolojiyi seyirciye ortak ettiği filmi izlerken bunalıma girmemeniz mümkün değil. Her ne kadar hastalığın genetik bir şekilde aktarıldığı çeşidini işlese de herkesin yakalanma ihtimali olduğu hastalığa ancak bu kadar ileri seviye bir çeşidiyle farkındalık yaratabilirdi, ve de film bunu başarılı bir şekilde seyirciye hissettiriyor. Ve bunda Julianne Moore'un katkısı oldukça fazla.

Moore fazlasıyla başarılı bir performans sergilediği gözle görülür bir gerçek. Ama Moore'un kariyerindeki en iyi performansı mı dersek; buna kesinlikle hayır cevabını rahatlıkla verebilirim. Evet, olabildiğince güçlü belki ama Moore'u bu performansıyla yıllardır görüyoruz zaten. Ama şunu da belirtmek gerek. Bu sene kadın oyuncu kategorisi gerçekten çok zayıftı. Belki de Moore'un yıllardır beklediği fırsat bu sene eline geçti ve sonuç tahmin edildiği gibi Oscar heykelciğiyle son buldu. Her ne kadar Marion Cotillard'ın performansına bayılsam da Akademi'nin zevkini göz önünde bulundurduğumuz Oscar'ı Moore'dan başka kimsenin hak etmediğini söyleyebiliriz.

Filmin zayıf noktasına gelirsek; her biyografi ve hastalık temasına sahip filmde olduğu gibi "Umudunu Yitirme" de işlediği temanın sınırlarının ötesine geçemeyerek sadece farkındalık yaratma amaçlı bir film olarak yerinde sekiyor. Evet bu konuda gerçekten başarılı ama bir filmi iyi yapan etkenlerden biri de işlediği temayı geliştirerek insanların beyninde kalıcı bir etki bırakabilmektir ve "Umudunu Yitirme"nin bunu yapabildiğini düşünmüyorum. Alzheimer temalı daha güçlü bir film muhtemelen "Umudunu Yitirme"yi tozlu raflara atacaktır. İşte bu noktada devreye Moore'un aldığı Oscar giriyor. Bu ödül sayesinde film muhtemelen Moore'un ödül aldığı film olarak hatırlanmaya devam edecek. Bu arada filmde Alec Baldwin'i de beğendiğimi belirtmek isterim yalnız Kristen Stewart yine oldukça başarısız. Ben bu kadar yeteneksiz bir oyuncu ne gördüm ne duydum.

Lydia ve Alice
Sonuç olarak "Still Alice / Umudunu Yitirme" Alzheimer hastalığının en ağır derecesine sahip bir karakterin yaşadığı zorlukları ekrana gerçekçi bir şekilde yansıtması amacıyla istediği farkındalığı yaratan yılın etkileyici yapımlarından biri. Julianne Moore'un başarılı performansıyla öne çıktığı filmin ele aldığı temayı geliştirememesi ise filmi daha öteye götüremiyor.

Oscar Ödülleri
  • En İyi Kadın Oyuncu: Julianne Moore
Yönetmen: Richard Glatzer, Wash Westmoreland
Senaryo:  Richard Glatzer (senaryo), Lisa Genova (roman)
Oyuncular: Julianne Moore, Alec Baldwin, Kristen Stewart
Orijinal Müzik: Ilan Eshkeri
Görüntü Yönetimi: Denis Lenoir
Kurgu: Nicolas Chaudeurge
Süre: 101 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+

25 Şubat 2015 Çarşamba

30. Bağımsız Ruh (Independent Spirit) Ödülleri

>
30. Bağımsız Ruh (Independent Spirit) Ödülleri aşağıdaki gibi:

İşte adayların tüm listesi:

En İyi Film
Birdman
Boyhood
Love Is Strange
Selma
Whiplash

En İyi Yönetmen
Damien Chazelle, Whiplash
Ava DuVernay, Selma
Alejandro González Iñárritu, Birdman
Richard Linklater, Boyhood
David Zellner, Kumiko, The Treasure Hunter

En İyi Erkek Oyuncu
André Benjamin, Jimi: All Is By My Side
Jake Gyllenhaal, Nightcrawler
Michael Keaton, Birdman
John Lithgow, Love Is Strange
David Oyelowo, Selma

En İyi Kadın Oyuncu
Marion Cotillard, The Immigrant
Rinko Kikuchi, Kumiko, The Treasure Hunter
Julianne Moore, Still Alice
Jenny Slate, Obvious Child
Tilda Swinton, Only Lovers Left Alive

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Riz Ahmed, Nightcrawler
Ethan Hawke, Boyhood
Alfred Molina, Love Is Strange
Edward Norton, Birdman
J.K. Simmons, Whiplash

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Patricia Arquette, Boyhood
Jessica Chastain, A Most Violent Year
Carmen Ejogo, Selma
Andrea Suarez Paz, Stand Clear of the Closing Doors
Emma Stone, Birdman

En İyi Senaryo
Big Eyes, Scott Alexander & Larry Karaszewski
Love Is Strange, Ira Sachs & Mauricio Zacharias
A Most Violent Year, J.C. Chandor
Nightcrawler, Dan Gilroy
Only Lovers Left Alive, Jim Jarmusch

En İyi İlk Senaryo
Appropriate Behavior, Desiree Akhavan
Dear White People, Justin Simien
Little Accidents, Sara Colangelo
The One I Love, Justin Lader
She’s Lost Control, Anja Marquardt

En İyi Görüntü Yönetimi
Birdman, Emmanuel Lubezki
A Girl Walks Home Alone at Night, Lyle Vincent
The Immigrant, Darius Khondji
It Felt Like Love, Sean Porter
Selma, Bradford Young

En İyi Kurgu
Boyhood, Sandra Adair
The Guest, Adam Wingard
A Most Violent Year, Ron Patane
Nightcrawler, John Gilroy
Whiplash, Tom Cross

En İyi İlk Film
Dear White People, Justin Simien
A Girl Walks Home Alone at Night, Ana Lily Amirpour
Nightcrawler, Dan Gilroy
Obvious Child, Gillian Robespierre
She’s Lost Control, Anja Marquardt

En İyi Uluslararası Film
Force Majeure (İsveç)
Ida (Polonya)
Leviathan (Rusya)
Mommy (Kanada)
Norte, the End of History (Filipinler)
Under the Skin (Birleşik Krallık)

En İyi Belgesel
20,000 Days on Earth
Citizenfour
The Salt of the Earth
Stray Dog
Virunga


John Cassataves Ödülü
Blue Ruin
It Felt Like Love
Land Ho!
Man from Reno
Test


Kurgudan Daha Gerçek Ödülü
Approaching the Elephant
Evolution of a Criminal
The Kill Team
The Last Season


Takip Edilmesi Gereken İsim Ödülü
A Girl Walks Home Alone at Night, Lily Amirpour
H., Rania Attieh & Daniel Garcia
The Retrieval, Chris Eska

Piaget Yapımcı Ödülü
Chad Burris
Elisabeth Holm
Chris Ohlson

Robert Altman Ödülü
Inherent Vice

87. Akademi Ödülleri (Oscar) Ödülleri

>
Yılın en büyük ödülü olan 87. Akademi Ödülleri (Oscar) Ödülleri sonunda sahiplerini buldu ve sonunda Boyhood'un yerine Birdman en iyi film seçilerek, uzun zamandan sonra ilk defa hak edenin kazandığı bir ödül töreni oldu. İşte tüm kazananlar: 

En İyi Film

  • American Sniper, Clint Eastwood, Robert Lorenz, Andrew Lazar, Bradley Cooper ve Peter Morgan
  • Birdman, Alejandro González Iñárritu, John lesher ve James W. Skotchdopole
  • Boyhood, Richard Linklater ve Cathleen Sutherland
  • The Grand Budapest Hotel, Wes Anderson, Scott Rudin, Steven Rales ve Jeremy Dawson
  • The Imitation Game, Nora Grossman, Ido Ostrowsky ve Teddy Schwarzman
  • Selma, Christian Colson, Oprah Winfrey, Dede Gardner ve Jeremy Kleiner
  • The Theory of Everything, Tim Bevan, Eric Fellner, Lisa Bruce ve Anthony McCarten
  • Whiplash, Jason Blum, Helen Estabrook ve David Lancaster

En İyi Yönetmen

  • Wes Anderson, The Grand Budapest Hotel
  • Alejandro González Iñárritu, Birdman
  • Richard Linklater, Boyhood
  • Bennett Miller, Foxcatcher
  • Morten Tyldum, The Imitation Game

En İyi Erkek Oyuncu

  • Steve Carell, Foxcatcher
  • Bradley Cooper, American Sniper
  • Benedict Cumberbatch, The Imitation Game
  • Michael Keaton, Birdman
  • Eddie Redmayne, The Theory of Everything

En İyi Kadın Oyuncu

  • Marion Cotillard, Two Days, One Night
  • Felicity Jones, The Theory of Everything
  • Julianne Moore, Still Alice
  • Rosamund Pike, Gone Girl
  • Reese Witherspoon, Wild

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

  • Robert Duvall, The Judge
  • Ethan Hawke, Boyhood
  • Edward Norton, Birdman
  • Mark Ruffalo, Foxcatcher
  • J.K. Simmons, Whiplash

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

  • Patricia Arquette, Boyhood
  • Laura Dern, Wild
  • Keira Knightley, The Imitation Game
  • Emma Stone, Birdman
  • Meryl Streep, Into the Woods

En İyi Özgün Senaryo

  • Birdman, Alejandro González Iñárritu, Nicolás Giacobone, Alexander Dinelaris Jr. ve Armando Bo
  • Boyhood, Richard Linklater
  • Foxcatcher, E. Max Frye ve Dan Futterman
  • The Grand Budapest Hotel, Wes Anderson ve Alec Guinness
  • Nightcrawler, Dan Gilroy

En İyi Uyarlama Senaryo

  • American Sniper, Jason Hall
  • The Imitation Game, Graham Moore
  • Inherent Vice, Paul Thomas Anderson
  • The Theory of Everything, Anthony McCarten
  • Whiplash, Damien Chazelle

En İyi Kurgu

  • American Sniper, Joel Cox ve Gary D. Roach
  • Boyhood, Sandra Adair
  • The Grand Budapest Hotel, Barney Pilling
  • The Imitation Game, William Goldenberg
  • Whiplash, Tom Cross

En İyi Görüntü Yönetimi

  • Birdman, Emmanuel Lubezki
  • The Grand Budapest Hotel, Robert Yeoman
  • Ida, Ryszard Lenczewski ve Lukasz Zal
  • Mr. Turner, Dick Pope
  • Unbroken, Roger Deakins

En İyi Sanat Yönetimi

  • The Grand Budapest Hotel, Adam Stockhausen ve Anna Pinnock
  • The Imitation Game, Maria Djurkovic ve Tatiana Macdonald
  • Interstellar, Nathan Crowley ve Gary Fettis
  • Into the Woods, Dennis Gassner ve Anna Pinnock
  • Mr. Turner, Suzie Davies ve Charlotte Watts

En İyi Kostüm Tasarımı

  • The Grand Budapest Hotel, Milena Canonero
  • Inherent Vice, Mark Bridges
  • Into the Woods, Colleen Atwood
  • Maleficent, Anna B. Sheppard ve Jane Clive
  • Mr. Turner, Jacqueline Durran

En İyi Özgün Müzik

  • The Grand Budapest Hotel, Alexandre Desplat
  • The Imitation Game, Alexandre Desplat
  • Interstellar, Hans Zimmer
  • Mr. Turner, Gary Yershon
  • The Theory of Everything, Jóhann Jóhannsson

En İyi Şarkı

  • “Everything Is Awesome”; The Lego Movie, Shawn Patterson (söz-müzik)
  • “Glory”; Selma, John Stephens ve Lonnie Lynn (söz-müzik)
  • “Grateful”; Beyond the Lights, Diane Warren (söz-müzik)
  • “I’m Not Gonna Miss You”; Glen Campbell: I’ll Be Me, Glen Campbell ve Julian Raymond (söz-müzik)
  • “Lost Stars”; Begin Again, Gregg Alexander ve Danielle Brisebois (söz-müzik)

En İyi Makyaj ve Saç

  • Foxcatcher
  • The Grand Budapest Hotel
  • Guardians of the Galaxy

En İyi Ses Kurgusu

  • American Sniper
  • Birdman 
  • The Hobbit: The Battle of the Five Armies
  • Interstellar
  • Unbroken

En İyi Ses Miksajı

  • American Sniper 
  • Birdman
  • Interstellar
  • Unbroken
  • Whiplash

 En İyi Görsel Efekt

  • Captain America: The Winter Soldier
  • Dawn of the Planet of the Apes
  • Guardians of the Galaxy
  • Interstellar
  • X-Men: Days of Future Past

Yabancı Dilde En İyi Film

  • Ida (Polonya)
  • Leviathan (Rusya) 
  • Tangerines (Estonya)
  • Timbuktu (Moritanya)
  • Wild Tales (Arjantin) 

En İyi Belgesel

  • CitizenFour
  • Finding Vivian Maier 
  • Last Days in Vietnam
  • The Salt of the Earth 
  • Virunga

En İyi Animasyon

  • Big Hero 6 
  • The Boxtrolls
  • How to Train Your Dragon 2
  • Song of the Sea
  • The Tale of the Princess Kaguya

En İyi Kısa Film

  • Aya
  • Boogaloo and Graham 
  • Butter Lamp (La lampe au beurre de yak)
  • Parvaneh
  • The Phone Call

    En İyi Kısa Animasyon

    • The Bigger Picture
    • The Dam Keeper
    • Feast
    • Me and My Moulton
    • A Single Life

    En İyi Kısa Belgesel

    • Crisis Hotline: Veterans Press 1
    • Joanna
    • Our Curse
    • The Reaper (La parka) 
    • White Earth

    11 Şubat 2015 Çarşamba

    THE GRAND BUDAPEST HOTEL (2014)

    >
    NOT: A-
    Kendine has stilleriyle alışması zaman alan yönetmenler sıralansa kuşkusuz Wes Anderson bu listenin başında gelen yönetmenlerden biri olur. Anderson'la ilk tanıştığım "Fantastic Mr. Fox"la aslında tarzını pek yadırgamamıştım. Animasyon olması sebebiyle oldukça hoşuma gitmiş ve devam filmini beklemeye koyulmuştum. Daha sonra Anderson'ın diğer filmlerini izledikçe ünlü yönetmene pek de yakın olmadığımı düşünmüş hatta "Moonrise Kingdom"la bu konuda kesin karar kılmıştım. İşte bu sene ilginç bir şey gerçekleşti ve ben Anderson'ın yeni filmi "The Grand Budapest Hotel / Büyük Budapeşte Oteli"yle sadece Anderson filmini fazlasıyla sevmekle kalmadım, ayrıca yönetmenin tarzını sonunda benimseyip sevebildim. Bu açıdan bu yılın benim için kazançlı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim; çünkü aksi takdirde "Büyük Budapeşte Oteli"nin tadını belki de çıkaramayabilirdim.

    Üst metinde bir konsiyerjle belboyu arasındaki tatlı ilişkiyi konu alan, alt metinde ise yer verdiği kısa Doğu Avrupa tarihiyle kendine mest eden Anderson'ın bu seneki harikası olarak nitelendirdiğim "Büyük Budapeşte Oteli", Anderson'ın kendine has tarzıyla seyirciyi hiç olmadığı kadar yeni bir dünyayla baş başa bırakıyor. Renkli sanat yönetimi ve kostüm tasarımlarıyla görsel bir ziyafet olan filmin oyuncu kadrosu ise o kadar zengin ki yok yok. Ralph Fiennes'in kariyerindeki en iyi performanslardan birini vererek yılın unutulmazları arasında girdiği filmin film ve yönetmen dalları dahil olmak üzere 9 dalda Oscar adaylığı, Berlin Film Festivali'nde ise Büyük Jüri Ödülü bulunmakta.

    Büyük Budapeşte Oteli
    Nazi dönemindeki stres yüzünden umutsuzluğa kapılarak genç yaşta intihar eden yetenekli yazar Stefan Zweig'in hikayelerinden esinlenerek edebiyat severler için de çekici bir film olan "Büyük Budapeşte Oteli", bir kız tarafından okunan kitabın yazarının başından geçen bir olayı anlatarak etkileyici bir giriş yapıyor hikayeye. Otelin şimdiki sahibi Mustafa/Zero'nun (Tony Revolori/F. Murray Abraham) zamanında belboy olarak başladığı Büyük Budapeşte Oteli'nin konsiyerji Gustave'le (Ralph Fiennes) olan masalsı ilişkisinin anlatıldığı filmde otel konuklarıyla çok iyi anlaşan Gustave'ın en yakın müşterisi Madame D.'nin (Tilda Swinton) şüpheli ölümünden kalan miras yüzünden başına gelenleri izleme şansı buluyoruz. Madame D.'nin mirasında bahsettiği Elmalı Çocuk resmini Gustave'a bırakmak istemeyen oğlu Dmitri'nin (Adrien Brody) onu elde edebilmek için her şeyi yapmaktan çekinmeyerek Gustave'ı cinayetle suçlaması ise kaçınılmaz oluyor. Büyük Budapeşte Oteli'nde sahip olduğu harikulade yaşamına geri dönmek için kendi adını aklamak zorunda kalan Gustave'ın bunu yaparken Doğu Avrupa'nın veba niteliğinde salgını Nazi'leri de atlatması gerekmektedir.

    Arka plandaki özet niteliğindeki Avrupa tarihiyle klasik bir Wes Anderson filmi olmaktan öteye giden "Büyük Budapeşte Oteli", bunu Stefan Zweig'in kısa hikayelerden esinlenerek yapıyor. Gustave ve filmi anlatan yazar karakterleri (Jude Law ve Tom Wilkinson) üzerinden yazarı özdeşleştirerek filmin masalsı havasını koruyan Anderson, isimlerde biraz değişiklik yaparak bunu tam anlamıyla pekiştirmeyi başarmış. Buna en güzel örneğin ise Nazi'lerin filmde SS değil ZZ olarak gösterilmesi. Doğu Avrupa insanının içinde bulunduğu çaresiz ve depresif durumu filmin optimist havasına rağmen seyirciye hissettirebilmesi, bunu da duygu sömürüsüne yapmadan başarması herkesin yapabileceği bir iş değil. 1. Dünya Savaşı'nı atlatamamış insanların özgürce hareket edemediği, durmadan hanelerine tecavüz edildiği 2. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası portresini gözler önüne seren Anderson, Zweig'i daha iyi anlamamızı sağlıyor aslında. Gustave gibi sevgiyi merkezinde barındıran karakterin tüm psikolojik yıkımlara rağmen hayata sevgiyle tutunmaktan vazgeçmemesi; fakat buna rağmen bu yıkımın onu bir şekilde yakalaması gerçekten yürek burkuyor.

    Zero (Tony Revolori), Madame D. (Tilda Swinton) ve Gustave (Ralph Fiennes)
    Filmde muhteşem olan tek karakter Gustave değil tabii ki. Her karakterin ayrı bir özenle yaratıldığı filmde Zero'dan Willem Dafoe'nun korkutucu bir şekilde hayat verdiği katil Jopling'e kadar hepsi birbirinden renkli. Kendi ülkesindeki savaş yüzünden Avrupa'ya kaçmak zorunda kalan Zero'nun umulmadık yerde bulduğu mutluluğu filmin masal gibi hissedilmesinin en önemli özelliklerinden. Gustave zaten başlı başına filmin yıldızı niteliğinde, bir buna aralarında Bill Murray'nin bulunduğu diper otel konsiyerjleri, içinde Edward Norton'ın bulunduğu polisler eklenince film ister istemeden daha da renkli hale geliyor. Kısaca zengin oyuncu kadrosunun filmin havasına olan etkisi tartışılmayacak derecede fazla. Tabii tüm kadrodan bir kişiyi konuşmak gerekirse o da şüphesiz Ralph Fiennes. Son yıllardaki en başarılı performanslardan birini sergileyerek Oscar Ödülü'nü sonuna kadar hak eden ama buna rağmen Oscar'a aday edilmeyip sadece Altın Küre ve BAFTA adaylıklarıyla yetinen Fiennes, karakterini ele alış biçimiyle sadece özgün değil ayrıca olabildiğince sempatik bir karakter yaratmayı başarmış. Akademi'yi bilmem; ama Fiennes benim için yılın en iyi erkek oyuncularından biri hatta belki de en iyisi.

    Karakterler arasında geçen diyaloglarda mizah duygusunun hakim olduğu senaryosuyla parlayan film gerçekten yılın en iyileri arasında girmeyi hak ediyor. Tabii sadece senaryo değil filmdeki kostüm tasarımı ve sanat yönetimi de tek kelimeyle muhteşem. Pastel renklerin hakim olduğu tasarımlarıyla zaman zaman animasyonu andırarak renkli bir seyir keyfi sunan filmin Anderson imzalı simetrik görüntü yönetimi de yılın en iyileri arasında. Tüm bu teknik özelliklerin Alexandre Desplat'nın harikulade besteleriyle ahenkle dans ettiği "Büyük Budapeşte Oteli", kısaca teknik açıdan da seyirciye üst seviye bir sinema keyfi sunmakta.

    Gustave
    Sonuç olarak harikulade bir şekilde tasarlanmış renkli kostüm ve prodüksiyon tasarımları ve mizah duygusunun hakim olduğu kaliteli bir şekilde kaleme alınmış senaryosuyla "The Grand Budapest Hotel / Büyük Budapeşte Oteli", Ralph Fiennes'in mükemmel performansıyla seviye atlayan sadece Wes Anderson'ın değil ayrıca yılın da en iyi filmlerinden biri. Zengin oyuncu kadrosu ve Alexandre Desplat'ın müzikleriyle masalsı bir atmosfer sunan filmin Stefan Zweig'in hikayelerinden esinlenerek Doğu Avrupa tarihine değinmesi ise filmi daha anlamlı bir hale sokuyor.

    Oscar Adaylıkları
    • En İyi Film
    • En İyi Yönetmen: Wes Anderson
    • En İyi Özgün Senaryo
    • En İyi Görüntü Yönetimi
    • En İyi Kurgu
    • En İyi Prodüksiyon Tasarımı
    • En İyi Kostüm
    • En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı
    • En İyi Müzik: Alexandre Desplat
    Yönetmen: Wes Anderson
    Senaryo: Stefan Zweig (kısa hikayeler), Wes Anderson ve Hugo Guinness (senaryo)
    Oyuncular: Ralph Fiennes, Jeff Goldblum, Adrien Brody, Harvey Keitel, Mathieu Amalric, F. Murray Abraham, Edward Norton, Bill Murray, Jude Law, Willem Dafoe, Saoirse Ronan, Tom Wilkinson, Tilda Swinton, Léa Seydoux, Jason Schwartzman, Owen Wilson, Tony Revolori
    Orijinal Müzik: Alexandre Desplat
    Görüntü Yönetimi: Robert D. Yeoman
    Kurgu: Barney Pilling
    Kostüm Tasarımı: Milena Canonero
    Süre: 100 dk.
    Ülke: ABD

    NOT: A-

    9 Şubat 2015 Pazartesi

    67. Amerikalı Yönetmenler Birliği (DGA) Ödülleri

    >
    Oscar yarışını belirleyici özelliğie sahip 67. Amerikalı Yönetmenler Birliği (DGA) Ödülleri'nde galip Alejandro Gonzalez Inarritu oldu. Bu durum da doğal olarak Oscar yarışının ibresini biraz da olsa etkileyibilir mi sorularını ortaya çıkardı ki bu beni inanılmaz mutlu ediyor.

    En İyi Yönetmen
    • Wes Anderson, The Grand Budapest Hotel
    • Clint Eastwood, American Sniper
    • Alejandro González Iñárritu, Birdman
    • Richard Linklater, Boyhood
    • Morten Tyldum, The Imitation Game
    En İyi Belgesel Yönetmeni

    • Dan Krauss, The Kill Team
    • John Maloof ve Charlie Siskel, Finding Vivian Maier
    • Jesse Moss, The Overnighters
    • Laura Poitras, Citizenfour
    • Orlando von Einsidel, Virunga

    68. BAFTA Ödülleri

    >
    68. BAFTA Ödülleri'nde "The Grand Budapest Hotel" damgasını vururken "Boyhood" büyük ödülün sahibi oldu. "Birdman"in nerdeyse tamamen susturulduğu listede "The Theory of Everything" parlayan asıl film oldu. İşte tüm liste:

    En İyi Film

    • Birdman
    • Boyhood
    • The Grand Budapest Hotel
    • The Imitation Game
    • The Theory of Everything

    En İyi İngiliz Filmi

    • '71
    • The Imitation Game
    • Paddington
    • Pride
    • The Theory of Everything
    • Under the Skin

    En İyi Yönetmen

    • Alejandro G. Iñárritu, Birdman
    • Richard Linklater, Boyhood
    • Wes Anderson, The Grand Budapest Hotel
    • James Marsh, The Theory of Everything
    • Damien Chazelle, Whiplash

    En İyi Erkek Oyuncu

    • Benedict Cumberbatch, The Imitation Game
    • Eddie Redmayne, The Theory of Everything
    • Jake Gyllenhaal, Nightcrawler
    • Michael Keaton, Birdman
    • Ralph Fiennes, The Grand Budapest Hotel

    En İyi Kadın Oyuncu

    • Amy Adams, Big Eyes
    • Felicity Jones, The Theory of Everything
    • Julianne Moore, Still Alice
    • Reese Witherspoon, Wild
    • Rosamund Pike, Gone Girl

    En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

    • Edward Norton, Birdman
    • Ethan Hawke, Boyhood
    • J.K. Simmons, Whiplash
    • Mark Ruffalo, Foxcatcher
    • Steve Carell, Foxcatcher

    En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

    • Emma Stone, Birdman
    • Imelda Staunton, Pride
    • Keira Knightley, The Imitation Game
    • Patricia Arquette, Boyhood
    • Rene Russo, Nightcrawler

    En İyi Özgün Senaryo

    • Birdman, Alejandro G. Iñárritu, Nicolás Giacobone, Alexander Dinelaris Jr, Armando Bo
    • Boyhood, Richard Linklater
    • The Grand Budapest Hotel, Wes Anderson
    • Nightcrawler, Dan Gilroy
    • Whiplash, Damien Chazelle

    En İyi Uyarlama Senaryo

    • American Sniper, Jason Hall
    • Gone Girl, Gillian Flynn
    • The Imitation Game, Graham Moore
    • Paddington, Paul King
    • The Theory of Everything, Anthony McCarten

    En İyi Çıkış

    • Elaine Constantine, Northern Soul
    • Gregory Burk. Yann Demange, '71
    • Hong Khaou, Lifting
    • Paul Katis, Andre De Lotbiniere, Kajaki: The True Story
    • Stephen Beresford, David Livingstone, Pride

    En İyi Kurgu

    • Birdman, Douglas Crise, Stephen Mirrione
    • The Grand Budapest Hotel, Barney Pilling
    • The Imitation Game, William Goldenberg
    • Nightcrawler, John Gilroy
    • The Theory of Everything, Jinx Godfrey
    • Whiplash, Tom Cross

    En İyi Görüntü Yönetimi

    • Birdman, Emmanuel Lubezki
    • The Grand Budapest Hotel, Robert Yeoman
    • Ida, Lukasz Zal, Ryzsard Lenczewski
    • Interstellar, Hoyte van Hoytema
    • Mr. Turner, Dick Pope

    En İyi Sanat Yönetimi

    • Big Eyes, Rick Heinrichs, Shane Vieau
    • The Grand Budapest Hotel, Adam Stockhausen, Anna Pinnock
    • The Imitation Game, Maria Djurkovic, Tatiana MacDonald
    • Interstellar, Nathan Crowley, Gary Fettis
    • Mr. Turner, Suzie Davies, Charlotte Watts

    En İyi Kostüm Tasarımı

    • The Grand Budapest Hotel, Milena Canonero
    • The Imitation Game, Sammy Sheldon Differ
    • Into the Woods, Colleen Atwood
    • Mr. Turner, Jacqueline Durran
    • The Theory of Everything, Steven Noble

    En İyi Özgün Müzik

    • Birdman, Antonio Sanchez
    • The Grand Budapest Hotel, Alexandre Desplat
    • Interstellar, Hans Zimmer
    • The Theory of Everything, Jóhann Jóhannsson
    • Under the Skin, Mica Levi

    En İyi Makyaj ve Saç

    • The Grand Budapest Hotel
    • Guardians of the Galaxy
    • Into the Woods
    • Mr. Turner
    • The Theory of Everything

    En İyi Ses

    • American Sniper
    • Birdman
    • The Grand Budapest Hotel
    • The Imitation Game
    • Whiplash

    En İyi Görsel Efekt

    • Dawn of the Planet of the Apes
    • Guardians of the Galaxy
    • The Hobbit: The Battle of the Five Armies
    • Interstellar
    • X-Men: Days of Future Past

    Yabancı Dilde En İyi Film

    • Ida
    • Leviathan
    • The Lunchbox
    • Trash
    • Two Days Two Nights

    En İyi Belgesel

    • 20 Feet From Stardom
    • 20.000 Days on Earth
    • Citizenfour
    • Finding Vivian Maier
    • Virgunga

    En İyi Animasyon

    • Big Hero 6
    • The Boxtrolls
    • The Lego Movie

    Yükselen Yıldız Ödülü

    • Gugu Mbatha-raw
    • Jack O'Connell
    • Margot Robbie
    • Miles Teller
    • Shailene Woodley

    En İyi Kısa Animasyon

    • The Bigger Picture
    • Monkey Love Experiments
    • My Dad

    En İyi Kısa Film

    • Boogaloo and Graham
    • Emotional Fusebox
    • The Karman Line
    • Slap
    • Three Brothers

    6 Şubat 2015 Cuma

    FOXCATCHER (2014)

    >
    NOT: A-
    Oscar sezonuna girdiğimiz şu zamanlarda Oscar'a aday olan son ağır topları da izleme şansı bulmaya başladık. Bunlardan bir tanesinin Cannes Film Festivali'nde yarışması ve de yönetmen dalında ödül alması nedeniyle farklı bir önem taşıyor. Bu film ödülü sonuna kadar hak ettiğini gördüğümüz yönetmen Bennett Miller'ın yeni filmi "Foxcatcher / Foxcatcher Takımı"ndan başkası değil.

    Güreşte olimpiyat şampiyonu olmuş Schultz kardeşlerin John du Pont tarafından Foxcatcher malikanesine çağrılmasıyla başlayan ilişkilerini konu alan  "Foxcatcher Takımı", Miller'ın yılın en iyi yönetimlerinden birini gerçekleştirdiği, oyuncu kadrosu performanslarıyla büyüleyen bir film olarak karşımıza çıkıyor. Üst metninde güreş sporunun Amerika'daki ilerleyişine tanıklık etsek de alt metninde sporcu olmanın ne demek olduğunu Schultz kardeşlerin psikolojisi üzerinden anlatan filmde John du Pont'ın sorunlu kişiliğine de yakından bakma şansı buluyoruz. Cannes'da aldığı ödülün yanı sıra yönetmen, erkek oyuncu, yardımcı erkek oyuncu ve senaryo olmak üzere toplamda 5 dalda Oscar'a aday olan filmde özellikle Steve Carrell ve Channing Tatum performanslarıyla kendine hayran bırakıyor.

    Mark Schultz (Channing Tatum) ve John du Pont (Steve Carell)
    Devlet tarafından gerektiği kadar destek göremeyen olimpiyat şampiyonu Mark Schultz (Channing Tatum), ağabeyi David'in (Mark Ruffalo) gölgesinde kaldığını hissetmesiyle ciddi bir depresyon içindedir. İşte tam bu sırada Amerika'nın en zengin ailelerinden biri olan du Pont'ların oğlu John du Pont (Steve Carell) tarafından sponsor teklifi Mark için bir nevi kurtuluş oluyor. Foxcatcher takımının bir üyesi olarak hak ettiği değeri artık görebileceğini düşünerek tek dostu ve ailesi olan David'le ilişkisini kesen Mark'ın John'da zaman geçtikçe fark ettiği ilginçlikler ise beklentilerini tam anlamıyla karşılayamaz. John'un Mark'a erişebilmek için son umut olarak ağabeyi David'i de çiftliğe çağırmasıyla olayların daha da ilginç bir hal aldığı filmde karakterlerin her şeyin madalyadan ibaret olmadığını anlaması çok farklı yollarla gerçekleşecektir.

    İlk yarısındaki ağır tempoya rağmen Benneth Miller'ın itinayla yöneterek kendine hayran bıraktığı gerçek hayat hikayesi "Foxcatcher Takımı"nın alt metninde ele aldığı karakter psikolojileri filmin bel kemiği niteliğinde. Amerika'nın olimpiyatlara verdiği önemin zamanla nasıl geliştiğine tanıklık ettiğimiz filmde aslında her şey Mark Schultz'un tutkularının hırsıyla olan savaşı üzerine kurulu. Hak ettiği değeri ne devlet ne de çevresi tarafından görmediğini düşünen Schultz'un John du Pont'la tanışması onun için kaçırılmayacak bir fırsat oluyor. John'un akıl sağlığından habersiz olarak -ki seyirci olarak bizde aydınlatılmıyoruz- her şeyi kabul eden Mark'ın zamanla John'da fark ettiği tutarsızlıklar ilişkinin ne yönde ilerleyeceğinin sinyallerini az çok veriyor. John'daki bu tutarsızlıkları özellikle Mark'ın du Pont'ların malikanesine taşındığı zaman ve Foxcatcher Güreş Takımı'nın zafer partisinde sergilediği saçma davranışlarda fark etmek mümkün ki zaten çok geçmeden ikilinin araları açılmaya başlıyor. Yönetmen Miller "Moneyball / Kazanma Sanatı"nda (2011) olduğu gibi iki ana karakteri arasındaki ilişkide hiçbir boşluk bırakmamak adına ağır temposunu özellikle ilk yarı korumayı tercih ederek filme gizemli bir hava katmayı başarmış.

    John du Pont
    John du Pont'ı tanıdıkça işin gerçek yüzünü görmeye başladığımız filmde Miller'ın muhteşem filmi "Capote"ta (2005) da olduğu gibi gerçek bir karakter trajedisine tanıklık ediyoruz. İkinci yarıyla beraber ibrenin bir anda Mark'tan John'a döndüğü filmde karakterin psikolojik durumunu fark ettikçe karaktere üzülmemek elde değil. Kendini kuş bilimcisi, hayırsever, güreş şampiyonu, pul koleksiyoncusu gibi bir sürü sıfatlarla tanıtarak özellikle ilk yarıda megaloman bir tablo çizen karakterin zamanla az da olsa fark edilen mental bozukluğu filmin havasını tamamen değiştiriyor. 40'larında olan John'un sırf annesini etkilemek uğruna çabaladığını ve buna rağmen hala annesine yaranamadığını gördüğümüz sahnede karaktere acımamak elde değil. Filmde aslında karakterin şizofren olduğu açıkça belirtilmediğini söylemek gerek. Bu da doğal olarak seyircinin aynı John'a yakın karakterler (Mark ve David) gibi kararsız kalmasını sağlıyor. Yani filmi izlerken karakterin tutarsızlıklarını fark etmemize rağmen onu normal bir birey gibi kabul edip izliyoruz. Buna rağmen aynı bir Antik Yunan Tragedyası kıvamında ilerleyen filmde John'un yıkımı ise şok edici bir sahneyle seyircinin yüzüne vuruluyor. Hayatta tek isteği sevilmek ve bir arkadaş edinebilmek olan karakterin hazin sonu gerçekten etkileyici.

    Mark'la John'un yanında Mark'la David arasındaki ilişkiye de değinen Miller, iki kardeş arasındaki güçlü bağın ne olursa olsun kopmadığını göstererek ailevi temalara da el atmayı ihmal etmemiş tabii. Aralarında yaşanan tatsız olaylara rağmen John'un Mark'ı ne kadar sevdiğini hazırlattığı videolardan ve maçlarda her zaman Mark'ın arkasında olmak istemesinden belli edildiği filmde karakterin Mark'la David arasındaki ilişkiyi kıskanması da çok gecikmiyor. Bunları yaparken zaman kavramından yoksun bırakılmak ise belki de filmin en büyük eksiği. Karakterler arasında gerçekleşen şeylerin bir iki haftada gerçekleşmiş izlenimi verdiği filmde olayların arasında geçen büyük zaman farkı var. Özellikle olimpiyatlar ve filmin finalinde yaşananlar arasında çok fazla. Bu yüzden zaman zaman filmdeki olayların nasıl bu noktaya geldiğini anlamakta güçlü çektiğimi belirtmek isterim.

    Soluk görüntü yönetiminin zaman zaman adeta bir tabloyu andırdığı filmde övgüyü hak eden bir diğer şey ise kuşkusuz oyuncu performansları. "Bruce Almighty / Aman Tanrım!"la (2003) tanıyıp pek beğenmediğim, ardından "The Office" (2005-2013) dizisiyle çok sevdiğim Steve Carell'ın açıkçası böyle bir Oscar'lık performans sergileyeceğine inanmıyordum. İncelediği kuşlara benzeyen John du Pont'ı harikulade bir şekilde beyaz perdeye yansıtan Carell'ın karakterin tutarsız tavırlarını komedi yeteneğiyle birleştirerek yılın en renkli ve hatırlanır performanslarından birini ortaya koyuyor. Öte yandan, kariyerinde inanılmaz yerlere gelmeye başlayan Channing Tatum ilk gerçek performanslarından birini sergileyerek aynı derecede Oscar adaylığı hak eden bir performansla sonunda kendini kanıtlıyor. Özellikle güreş sahnelerinde ve yenildiği maçın ardından kendiyle hesaplaştığı sahnelerde parladığını söyleyebilirim. Mark Ruffalo ise vücut diliyle karakterine güreşçi duruşu vermeyi başararak aşırıya kaçmayarak samimi ve sıcak performansıyla övgüyü hak ediyor. Bu arada oyunculara uygulanan harika makyajın da hakkını vermek gerek.

    John ve David (Mark Ruffalo)
    Özetlemek gerekirse; Bennett Miller'ın itinayla yönettiği her karesinden belli olan "Foxcatcher / Foxcatcher Takımı", alışagelmiş spor filmlerinin aksine daha çok karakter psikolojileri üzerine odaklanan ağır bir film olmasının yanında yılın da en iyi yapımlarından biri. Özellikle pastel görüntü yönetimi ve kaliteli makyaj tasarımlarıyla öne çıkan filmde asıl kendine hayran bırakan isimler ise Oscar adaylığı hak eden performanslarıyla Steve Carell, Channing Tatum ve Mark Ruffalo.

    Oscar Adaylıkları
    • En İyi Yönetmen
    • En İyi Erkek Oyuncu
    • En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
    • En İyi Özgün Senaryo
    • En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı
    Yönetmen: Bennett Miller
    Senaryo: E. Max Frye, Dan Futterman
    Oyuncular: Steve Carell, Channing Tatum, Mark Ruffalo
    Orijinal Müzik: Rob Simonsen
    Görüntü Yönetimi: Greig Fraser
    Kurgu: Jay Cassidy, Stuart Levy, Conor O'Neill
    Süre: 129 dk.
    Ülke: ABD

    NOT: A-

    3 Şubat 2015 Salı

    300: RISE OF AN EMPIRE, DRACULA UNTOLD, HERCULES, POMPEII ve THE LEGEND OF HERCULES (2014)

    >
    2014 filmlerinde biraz geri kaldığım bir gerçek, o yüzden biraz tembele kaçıp üzerinde düşünülmeyi gerektirmeyen filmleri kısa kısa aradan çıkarmaya karar verdim. Bunlardan 5'i tür olarak birbirlerine benzeyen "300: Rise of an Empire / 300: Bir İmparatoun Yükselişi""Dracula Untold / Dracula: Başlangıç", "Hercules / Herkül", "Pompeii" ve "The Legend of Hercules / Herkül: Efsane Başlıyor".

    NOT: B-
    Zach Snyder'ın 2007 yılındaki çizgi roman uyarlaması "300" ile antik çağ filmlerine farklı bir hava kattığı gerçek. Frank Miller imzalı "300"ü aynı bir çizgi roman gibi ekrana aktaran, bunu yaparken de ağır çekimleri kullanan Snyder, çok derin bir filme imza atamadı belki ama yarattığı cool evrenle ondan sonra çekilecek olan antik çağ filmlerine bir nevi ön ayak oldu. Özellikle ülkemizde bunun fazlasıyla başarısız örneklerine rastlamak mümkün. Bu sene "300"ün devam filmi niteliğinde "300: Rise of an Empire / 300: Bir İmparatoun Yükselişi"nin nasıl olacak işte bu yüzden merak konusuydu. Gerçi yönetmen koltuğunda Snyder'ın oturmaması ortaya nasıl bir şey çıkacağını az çok belli etse de filmin çok da başarısız olduğunu düşünmüyorum. 300 Spartalının yenilmesinin ardından Atina komutanı Themistocles'in tüm Yunanistan'ı birleştirerek Xerses'in büyük ordusunu yenme hikayesinin çizgi roman havasında anlatıldığı filmde "300"de olan her şey olsa da Snyder'ın yokluğu fazlasıyla hissediliyor. "300"ün cool havasına yaklaşmaktan ziyade onun kopyası gibi hissedilen filmi bir nevi "300"ün denizde geçen versiyonu olarak görmek mümkün. Çok bilinen Antik Yunan efsanesi ileriyle götürmesi sebebiyle ilgili çekmeyi bilen filmde olayların oldukça basit bir şekilde işlenerek odak noktasına aksiyonu alması zaten çok şaşılacak bir şey değil. Fakat oyuncu seçiminin çok başarılı olduğunu düşünmüyorum. Özellikle Eva Green'i çok itici buldum, tabii bu benim Green'i zaten oyuncu olarak beğenmememden kaynaklanıyor olabilir. Kısaca "300" kadar olmasa da onun çıtasına yakın bir film olan "300: Bir İmparatoun Yükselişi" daha çok bir önceki filmi sevenlerin ilgisini çekebilecek bir yapım.

    Yönetmen: Noam Murro
    Senaryo: Zack Snyder, Kurt Johnstad
    Oyuncular: Sullivan Stapleton, Eva Green, Lena Headey
    Orijinal Müzik: Junkie XL
    Görüntü Yönetimi: Simon Duggan
    Kurgu: Wyatt Smith, David Brenner
    Süre: 102 dk.
    Ülke: ABD

    NOT: B-


    NOT: B-
    Son zamanlardaki vampir filmleri sayısı her ne kadar az olmasa da bu tür denilince akla gelen ilk isim olan "Dracula" hakkında uzun zamandır bir film yapılmadığı bir gerçek. Hollywood da bunu farketmiş olacak ki vakit kaybetmeden "sonunda" yeni bir serinin başlangıcı niteliğinde "Dracula Untold / Dracula: Başlangıç"ı vizyona soktular. Filmin posterini ilk gördüğümde karakteri gerçekçi bir şekilde ele alacaklarını zannetmiştim. Yani karakterin savaştan sonra insanların kanını içerek vampire adını vermesi tarzında. Gel gelelim film Dracula'nın nasıl vampir olduğunu anlatan, bunu yaparken de karakteri kahraman statüsüne yükselten bir filmle karşılaştım. Film sanat yönetimi ve fantastik öğeler doğrultusunda değerlendirildiğinde çok da kötü olmadığını belirtmek gerek. Ama anlattığı hikaye, yani karakterin oğlunu korumak adına şeytanla anlaşması tarzındaki hikayesi klişe olmakla beraber pek ilgi çekici de değil. Öte yandan, yukarıda bahsettiğim gibi karaktere kahraman statüsüne yükseltilmesinden ötürü Türkleri sevmek neredeyse imkansız. Yarattıkları alternatif tarih bir nevi görmezden gelinebilir ama Türklerin konuştuğu Türkçe'nin Türkçe'yle alakası olmaması gerçekten gülünç. Açıkçası ilk defa ana dili İngilizce olan bir filme alt yazı koymak zorunda kaldım. Buna rağmen aksiyon sahneleriyle seyirciye fena olmayan sahnelerle baş başa bırakan filmde "Hobbit"le adını duyuran Luke Evans ise yeni bir aksiyon yıldızı olma konusunda ilerlediğini gösteriyor. Fakat bu tarz seçimlerde bulunursa sonunun pek iyi olmayacağı bir gerçek.

    Yönetmen: Gary Shore
    Senaryo: Matt Sazama, Burk Sharpless
    Oyuncular: Luke Evans, Dominic Cooper, Sarah Gadon
    Orijinal Müzik: Ramin Djawadi
    Görüntü Yönetimi: John Schwartzman
    Kurgu: Richard Pearson
    Süre: 92 dk.
    Ülke: ABD

    NOT: B-


    NOT: C
    Sırf Antik Yunan Edebiyatı'na olan ilgim nedeniyle izlemek istediğim bir film olan "Hercules / Herkül"de karşılaşacağım şeyi az çok tahmin edebiliyordum. Buna rağmen merakıma yenilerek izlemeye karar verdim ve karşıma tahmin etmediğim kadar kötü bir uyarlama çıktı. Herkül efsanesine gerçekçi bir boyut kazandırmaya çalışarak aslında o okuduğumuz şeylerin gerçek olmadığına dair gereksiz bir açıklama içine giren filmde bu tavrı bir yere kadar takdir etmek mümkün. Ama durum bundan ibaret değil tabii ki. Karakterlerin edebi eserlerle adeta dalga geçtiği filmde yaşanan olaylar sunulan realist açıyla tamamen ters düşüyor. Yani Herkül'ün aslan ve boğalarla dövüşmesinin gerçek olmadığını söyleyip Herkül'ü 3 tane iri kurtla dövüştürmek gibi detaylar resmen güldürüyor. Bıçak işlemeyen zırhlara sahip orduya karşı gelmesi de cabası. Sonra dev gibi bir heykeli elleriyle yıkıyor falan. Klişe bir şekilde o heykel kötü adamın ölümüne yol açıyor. Defalarca gördüğümüz, görmekten sıkıldığımız şeyler kısaca. John Hurt neden bu filmde oynamış pek anlayamadım. Yalnız asıl dikkat çekmek istediğim isim Joseph Fiennes. Shakespeare oyuncusu Fiennes'in bu filmde de aynı abartılı oyunculuğunu sergilediği ve bunu yaparken artık ipin ucunu kaçırdığı görülüyor. Özellikle karakterinin Herkül'den kaçtığı sahne Fiennes için utanç verici. Ben izlerken üzüldüm, kendisinin nasıl içine sindi pek anlamış değilim. Anlaşılan Fiennes hala kafasında Luther'i oynuyor. Neyse, fazla söylenecek bir şey yok. "Herkül" vaat ettiği fantastik eğlenceyi bile tam anlamıyla veremeyen bir film. Dwayne Johnson'ı seviyorsanız izlemek için bir neden bulabilirsiniz.

    Yönetmen: Brett Ratner
    Senaryo: Ryan Condal, Evan Spiliotopoulos
    Oyuncular: Dwayne Johnson, John Hurt, Ian McShane
    Orijinal Müzik: Fernando Velázquez, Johannes Vogel
    Görüntü Yönetimi: Dante Spinotti
    Kurgu: Mark Helfrich, Julia Wong
    Süre: 98 dk.
    Ülke: ABD

    NOT: C


    NOT: D+
    Antik Yunan'dan Roma'ya geçiyoruz. Pompeii'deki Vesuvius Yanardağı'nın patlamasını işleyen şehirle aynı adı taşıyan "Pompeii" için söyleyenecek tek bir güzel şey yok ne yazık ki. Yanardağ felaketini bir kenara bırakırsak "Pompeii"nin tam bir "Gladiator / Gladyatör" yeniden çevrimi olduğunu söyleyebiliriz; çünkü hikaye tıpatıp aynı. Eksiksiz! Geçmişte ailesi katledilen bir karakter, karakterin daha sonra gladyatör olması ve ardından büyük şehre gelmesi (Roma yerine Pompeii) ve gladyatör arenasından kendini kanıtlayan karakterin ailesinin intikamını karşılıklı dövüşte alması. Aynı filmdeki gibi bir siyahi yan karakter de var. Daha ne olsun! Ucuz replikler, klişenin dibine vurmuş sahneler, doğru düzgün koreografilenmemiş dövüşler, korkunç derecede kötü oyunculuklar, vs. hepsi bu filmde. Karakterlerin film içerisindeki hareketleri bile anlamsız. Örneğin yanardağ ve deprem gibi doğal bir felaket söz konusu filmin ana karakteri kaçarken eve girmeye çalışıyor falan. Filmin senaristleri ne yazık ki hiçbir şey düşünmemişler; akıllarına gelen ilk şeyleri kağıda dökerek sadece para kazanabilmek umuduyla bir film yapmışlar. Filmin tek güzel tarafı filme hakim olan pastel renkler. Onun dışında tüm olayların oldukça klişe bir şekilde meydana geldiği filme eklenen gereksiz aşk hikayesi nasıl kötü bir film yapılır dersi veriyor seyirciye. "Game of Thrones"dan tanıdığımız John Snow, yani Kit Harington film kariyerine ne yazık ki kötü bir başlangıç yapmış.

    Yönetmen: Paul W. S. Anderson
    Senaryo: Janet Scott Batchler, Lee Batchler, Michael Robert Johnson
    Oyuncular: Kit Harington, Emily Browning, Carrie-Anne Moss, Kiefer Sutherland
    Orijinal Müzik: Clinton Shorter
    Görüntü Yönetimi: Glen MacPherson
    Kurgu: Michelle Conroy
    Süre: 104 dk.
    Ülke: ABD

    NOT: D+


    NOT: F
    Bir senede kaç tane "Gladyatör" çakması film çekilebilir acaba? İşte karşınızda bir "Gladyatör" yeniden çevrimi daha: "The Legend of Hercules / Herkül: Efsane Başlıyor". Fakat bu filmin bir özelliği daha var o da yılın tartışmasız en kötü filmlerinden biri olması. Bu yüzden 2014 açısından ilginç bir taşımakta. 6 dalda yılın en kötülerinin ödüllendirildiği Razzie Ödülleri'ne aday olan filmde kötü olan ne arasanız var. Yukarıdaki "Pompeii" eleştirimde saydığım tüm kötü olan şeylere bir de kötü görsel efektleri ekleyin. İşte "Herkül: Efsane Başlıyor" bundan ibaret. Aslında bu filmle bir senede kaç tane "Herkül" filmi çekilebilir sorusu da ortaya çıkıyor da neyse. Zack Snyder'ın "300"le hem çizgi roman hem de tarihi savaş filmlerine kattığı estetiği kötü yönde kullanan bir film daha var karşımızda. Hem de bunu her türlü klişe yola başvurmaktan çekinmeyerek seyirciyi göstere göstere aptal yerine koyarak yapıyor. Oyuncu performanslarının yerlerde süründüğü, kötü adamın özensiz bir şekilde "Gladyatör"deki Commodus'un andırdığı, baş karakterin ne kadar mükemmel olduğunu göstermek için durmadan kaslarına yakın plan çekim yapıldığı bir film düşünün. Antik Yunan tarihinde geçen filmin baş karakterinin porselen dişlerini saymıyorum bile. Açıkçası bu filmi izlerken Dwayne Johnson'ın "Herkül"üne haksızlık ettiğimi falan düşündüm. Yılın en kötü filmi olmaya aday filmlerin başında geliyor.

    Yönetmen: Renny Harlin
    Senaryo: Sean Hood, Daniel Giat, Renny Harlin, Giulio Steve
    Oyuncular: Kellan Lutz, Gaia Weiss, Scott Adkins
    Orijinal Müzik: Tuomas Kantelinen
    Görüntü Yönetimi: Sam McCurdy
    Kurgu: Vincent Tabaillon
    Süre: 99 dk.
    Ülke: ABD

    NOT: F