22 Eylül 2014 Pazartesi

13. Filmekimi'nde İzlenmesi Gereken 10 Film

>

Filmekimi'nin (11-17 Ekim 2014) gerçekleşeceği şu sıralarda klasik listelerden birine daha imza atmanın yerinde olacağını düşündüm. Önceden de söylediğim gibi bu listeyi öneriden çok benim gitmek istediğim 10 film olarak algılamanız daha doğru olacaktır. İşte 13. Filmekimi'ne gözümdeki önem sırasına göre izlemek istediğim ilk 10 film:


10. Boyhood
Çocukluk


Yılın en önemli filmlerinden biri olan "Boyhood"un listenin son sırasında yer almasının nedeni filmi İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nde izlemiş olmamdan ve abartıldığı kadar iyi bulmamamdan kaynaklanıyor. Ama buradan sakın filme başarısız demeye çalıştığım anlaşılmasın. 12 yılda çekildiğini ve Oscar sezonu açısından önemli olduğunu düşünürsek bu film kesinlikle izlenmeli. Bu arada, benim gibi festivalde izleyenler için ise alternatif 10 numara hemen aşağıda.

veya

 Il Capitale Umano / Human Capital
İnsan Sermayesi


"Il Capitale Umano / İnsan Sermayesi"nin bu listede olmasının en büyük nedeni İtalyan Oscar'larında "The Great Beauty / Muhteşem Güzellik"i geçerek en iyi filmi almış olması ve İtalyan filmi olması sebebiyle festival dışında izleme olanağının az olması. 111 dakikalık filmin yönetmeni Paolo Virzi.


9. Il-dae-il / One on One
Bire Bir


Her sene yeni bir filmle gelen Kim Ki-duk, bu seneyi de boş geçmiyor. "Il-dae-il / Bire Bir"le yine bir intikam hikayesini konu alan ünlü yönetmen, bakalım bu sene de sadece hayranlarına hitap etmekle mi yetinecek hepimiz göreceğiz. Kesin olan bir şey varsa o da Kim Ki-duk'un her filmine ne olursa olsun göz atılmak gerektiği. Filmin süresi 122 dakika.


8. Pasolini


Abel Ferrara'nın yönettiği "Pasolini", efsanevi yönetmen Pier Paolo Pasolini'nin öldürülmesini konu alması sebebiyle yılın ilgi çekici ve merak uyandırıcı filmlerinden biri. 85 dakikalık filmin başrolünde Willam Dafeo'nun oynaması ise merak derecesinin daha da artmasına neden oluyor.


7. En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence
İnsanları Seyreden Güvercin


Roy Andersson'ın yönettiği "En duva satt på en gren och funderade på tillvaron / İnsanları Seyreden Güvercin", bu senenin en önemli festivallerinden biri olan Venedik Film Festivali'nde En İyi Film seçilerek "Altın Aslan"la ödüllendirildi. 101 dakikalık film işte bu yüzden listenin 7 numarasında.


6. Futatsume No Mado / Still The Water
Dingin Sular


67. Cannes Film Festivali'nde adından daima söz ettiren, kendi filmini başyapıt ilan eden Naomi Kawase yeni filmi "Futatsume No Mado / Dingin Sular"la hiçbir ödül alamadı belki ama merak uyandırmayı başardı. Filmin süresi 118 dakika.


5. Mommy
Annecim


Kim Ki-duk gibi her sene bir filmle gelmeye başlayan Xavier Dolan, bu sene de "Mommy"le seyirciyle buluşacak. Dolan filmi olması sebebiyle izlenmesi gereken bir film olan 139 dakikalık "Mommy"nin Cannes Film Festivali'ned Jüri Ödülü bulunuyor.


4. Mr. Turner
Bay Turner


67. Cannes Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'yle ödüllendirilen Timothy Spall'ın başrolünde oynadığı "Mr. Turner / Bay Turner"ın yönetmenlik koltuğunda ise bir başka tanıdık isim Mike Leigh oturuyor. Filmin süresi 150 dakika.


3. Whiplash


Sundance Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü'nü alan "Whiplash", sene başından beri adından söz ettiren bir bağımsız film. Gerçekten yılın en merak ettiğim filmlerinden biri olan filmde J.K. Simmons'dan Oscar adaylığı bekleniyor. Sonuçlar ne olur bilemem ama 105 dakikalık "Whiplash" kesinlikle izlenmeli.


2. Deux Jours, Une Nuit / Two Days, One Night
İki Gün, Bir Gece


"Deus Jours, Une Nuit / İki Gün, Bir Gece" bu sene Cannes Film Festivali'nde "Kış Uykusu"nun en güçlü rakiplerinden biriydi. Dardenne kardeşlerin övgü toplayan filminin yılın en iyilerinden olduğunu söyleyenler var. 95 dakikalık filmin başrolünde ise Marion Cotillard oyunuyor.


1. Leviathan


Ve sonunda geldik ilk filme: "Leviathan". "Kış Uykusu"nun bir diğer güçlü rakibi olarak kabul edilen "Leviathan" festivalde senaryo dalında ödüllendirildi. 99'luk Metacritic puanı ve 140 dakikalık süresiyle merak uyandırmayı başaran film bu festivalde en çok izlemek istediğim film. Filmin yönetmenlik koltuğu Andrey Zvyagintsev oturuyor.

Filmekimi'nin detaylı listesi ve programı için burayı tıklayın.

16 Eylül 2014 Salı

JUSTICE LEAGUE: THE FLASHPOINT PARADOX, KAZE TACHINU / THE WIND RISES ve ERNEST ET CÉLESTINE (2013)

>
Bu kısımda da 2013'e ait son animasyonları inceleyeceğiz. 2013 yılı açıkçası animasyonlar açısından oldukça verimli bir yol diyebilirim. İlk defa bir animasyon listesinde bu kadar zorlandığımı hatırlıyorum. Hatta ilk 20'e de hiç olmadığı kadar animasyon olacak diyebilirim. Bu yüzden listeye eklenme ihtimali olan animasyonlar için fikirlerimi paylaşmanın önemli olduğunu düşündüm. Bu yazıda sırasıyla "Justice League: The Flashpoint Paradox / Adalet Takımı", "Kaze Tachinu / The Wind Rises / Rüzgar Yükseliyor" ve "Ernest et Célestine / Ernest & Celestine"i inceleyeceğim.

NOT: A-
Marvel her ne kadar sinema alanında DC'nin önüne geçmiş olsa da DC'nin son yıllarda yaptığı animasyonlarla animasyon konusunda Marvel'ı geçtiği bir gerçek. "The Dark Knight Returns / Kara Şövalye Geri Dönüyor"un ikinci kısmıyla beraber yine muhteşem bir animasyona imza atan DC, yeni filminde çizgi romanıyla da ses getiren "Justice League: The Flashpoint Paradox / Adalet Takımı: Flash Noktası Paradoksu"nu ekrana taşıyor. Diğer çizgi roman hikayeleriyle kıyasla oldukça orijinal bir portre çizen animasyonda Flash'in geçmişe giderek annesini kurtardığı için istemeyerek oluşturduğu paralel evren konu alınıyor. Bu evrende Batman, Bruce Wayne'in babası Thomas Wayne olurken hayatını kaybeden kişi Bruce'un ta kendisi durumda. İşin daha da ilginç yanı ise Joker'in Bruce'un ölmesiyle deliren annesi olması. Superman, Aquaman ve Wonder Woman dahil bir sürü karakterin oldukça farklı portreler çizdiği animasyon, çizgi roman severler başta olmak üzere tüm izleyicilere gerçekten özgün ve heyecan dolu bir seyir keyfi sunmakta. Ailevi konuları el alması sebebiyle olgun ve derin bir alt metni konu alan filmin aksiyon sahneleri de bir o kadar başarılı ve etkileyici. Açıkçası ben bitmesini hiç istemedim diyebilirim. Kısaca, yılın en iyi animasyonları biri olduğunu düşündüğüm "Justice League: The Flashpoint Paradox", herkes tarafından göz atılmayı hak ediyor.

Yönetmen: Jay Oliva
Senaryo: Geoff Johns, James Krieg
Oyuncular: Justin Chambers, C. Thomas Howell, Michael B. Jordan
Orijinal Müzik: Frederik Wiedmann
Süre: 75 dk.
Ülke: ABD

NOT: A-


NOT: A-
!f 2014
Hayao Miyazaki'nin vedası niteliğindeki son animasyonu "Kaze Tachinu / The Wind Rises / Rüzgar Yükseliyor", 2. Dünya Savaşı için uçak tasarlayan Jiro Horikoshi'nin aşık olmasının ardından başlayan trajik hayatını seyirciye sunuyor. Tarihi bir animasyon olması sebebiyle Miyazaki'nin son zamanlardaki fantastik çizimlerinden biraz farklı olan animasyonda Miyazaki kalitesi tabii ki sonuna kadar hissediliyor. Daha ilk dakikasından itibaren bir "veda" havası hissedilen animasyonu izlerken zaman zaman gözlerimin dolduğunu belirtmek isterim. Özellikle Horikoshi'nin her şeyden çok sevdiği karısının hasta olmasıyla filmin değişen havasının bunda katkısı çok. Oscar'lar başta olmak üzere birçok prestij sahibe ödüle aday olan "Rüzgar Yükseliyor", Miyazaki'nin en iyisi değil belki ama en iyi işlerinden biri.

Miyazaki'nin her filminde olduğu gibi yine aynı özenle yaklaştığı filmin öne çıkan bir diğer özelliği de doğal olarak çizimleri. İzledikçe insanın içini ısıtan ve Miyazaki'nin o özlediğimiz çizimleri tekrardan beyaz perdede görmek gerçekten harika bir tecrübe oldu benim için, özellikle !f Bağımsız Filmler Festivali'nde izlemenin keyfi bambaşkaydı. Finalinde ise merak ettiğim tek bir şey vardı, o da acaba Miyazaki'yi bir kere daha beyaz perdede izleme şansım olacak mıydı?

Oscar Adaylıkları
  • En İyi Animasyon
Yönetmen: Hayao Miyazaki
Senaryo: Hayao Miyazaki
Oyuncular: Hideaki Anno, Hidetoshi Nishijima, Miori Takimoto
Orijinal Müzik: Joe Hisaishi
Süre: 126 dk.
Ülke: Japonya

NOT: A-


NOT: B+
Ve geldik yılın son animasyonuna. Oscar'larda animasyon dalında aday olarak birçok favoriyi geçen Fransız yapımı "Ernest et Célestine / Ernest & Celestine / Ernest ve Celestine" yılın en merak ettiğim animasyonlarından biriydi. Bu da doğal olarak beklentilerimi epey arttırmıştı. Gelgelelim izledikten sonra pek beklentilerimimi karşılayamadığını belirtmek isterim; fakat bu "Ernest ve Celestine"in başarılı bir animasyon olduğu gerçeğini tabii ki değiştirmiyor.

Bir fare ile bir ayının dostluğunu konu alan film, dış görünüşünümüz ve tercihlerimizin değil ne yaptığımızın bizi tanımladığını ön plana çıkararak toplumsal bir sorunu tekrardan seyirciyle buluşturuyor. Kendine has suluboyayı andıran çizimleriyle diğer animasyon severlere özgün bir seyir keyfi sunan film, samimi havasıyla her yaştan izleyiciyi avucunun içine almasını biliyor. Cannes Film Festivali'nden eli ödülle dönen film, benim animasyon sıralamamda ilk 5'e giremese de 6. sırada olduğunu belirtmek isterim.

Oscar Adaylıkları
  • En İyi Animasyon
Yönetmen: Stéphane Aubier, Vincent Patar, Benjamin Renner
Senaryo: Gabrielle Vincent (kitap), Daniel Pennac (senaryo)
Oyuncular: Lambert Wilson, Pauline Brunner
Orijinal Müzik: Vincent Courtois
Süre: 80 dk.
Ülke: Fransa

NOT: B+

UPSTREAM COLOR, BEHIND THE CANDELABRA, PHIL SPECTOR ve KRUGOVI / CIRCLES (2013)

>
Film Doktoru Ödülleri öncesi son olarak listede önemli bir değişiklik yapmamasına rağmen kendine iyi bir yer edinen bir iki filmi daha yazmak istedim. Bundan sonra artık 2013 filmlerini yazmayacağım. Kısaca gecikmiş 2013 film sezonunu Film Doktoru Ödülleri'yle sonlandırma zamanı geldi. Ama ondan önce gelin "Upstream Color / Gizli Kimya", "Behind the Candelabra", "Phil Spector" ve "Krugovi / Circles / Kesişen Hayatlar" filmlerini kısaca inceleyelim:

NOT: B+
2013'ün sezon başı metaforik filmlerinden biri olan "Upstream Color / Gizli Kimya", üst metinde birbirine gizli bir organizma tarafından bağlı iki insanın ilişkisini, alt metinde ise kendi benliğini bulmuş iki insanın toplum gözündeki yerini konu alıyor. Yönetmen ve oyuncu Shane Carruth'un yarı Terrence Malick yarı Christopher Nolan esintileri bulunan filminde kullanılan metaforik dil oldukça merak uyandırıcı ve sıra dışı. Kısaca, daha ilk dakikasından itibaren seyirciyi ekrana kilitmeyi başarıyor diyebilirim. Bu kadar olumlu bir şekilde bahsettiğim filmin eksik bulduğum tarafı ise alt metninde konu aldığı toplumun bakış açısını ele alması. Başarılı bir şekilde ele alındığına kuşku yok, ama yeterince derin mi orası tartışılır. Bu arada filmi yöneten, yazan, kurgulayan, filmin görüntü yönetmenliğini üstlenen ve müziklerini besteleyen, ve aynı zamanda filmed başrolde oynayan Carruth'a şapka çıkarıyorum. Kendisi gerçekten genç sinemacılara örnek niteliğinde.

Filmin konusundan kısaca bahsetmek gerekirse; bir hırsız rastgele seçtiği kurbanlarını hipnotize etmek için onlara zorla kurt tarzı bir böcek yedirmekte ve ardından tüm mal varlığını almaktadır. Kurbanlar ertesi sabah uyandığında ise hiçbir şey hatırlamamakla beraber tüm benliği de çalınmış bir vaziyette aynı kozadan çıkmış bir tırtıl misali yepyeni bir hayata başlamak zorunda kalır. Tabii önce içindeki kurdu çıkarmak için bir Örnek Toplayıcıya başvururlar. İşte yine bu kurbanlardan biri aynı süreçten geçtikten sonra aynı onun gibi bir kurbanla yakınlaşmaya başlar. Zaman ilerledikçe biri tarafından (Örnek Toplayıcı) izlendiklerini anlayan çift sonunda bu kişiden kurtulmak için onla yüzleşmeye karar verir. Buradan da toplum tarafından dışlanan kişiler topluma sırt çevirip kendi kabuklarına tekrardan geri çekilmek yerine bu durumda savaşarak toplumda yer edinmeyi bilmelidir gibi bir açıklama yürütülebilir. Gerçekten tekrar tekrar izlenmesi gereken bir film olduğunu ve her izleyişte daha derinleşme potansiyelinin bulunduğunu düşünüyorum. Ama şu an için puanım bu yönde.

Yönetmen: Shane Carruth
Senaryo: Shane Carruth
Oyuncular: Amy Seimetz, Frank Mosley, Shane Carruth
Orijinal Müzik: Shane Carruth
Görüntü Yönetimi: Shane Carruth
Kurgu: Shane Carruth, David Lowery
Süre: 96 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+


NOT: B+
Steven Soderbergh'in vizyon yerine TV erkanlarını süslediği HBO yapımı "Behind the Candelabra", 2013 senesi içinde vizyona girseydi Oscar Ödülleri bambaşka bir şekil alabilirdi. Michael Douglas'ın en azından Oscar adaylığı alması gereken harikulade bir performans sergilediği filmde eşcinsel olduğunu yıllarca saklamış Amerikalı ünlü müzisyen Librace'nin Scott Thorson'la tanıştıktan sonraki hayatını konu alıyor. Douglas'ın rolünde döktürdüğü ve sonucunda erkek oyuncu dalında Emmy ve Altın Küre kazandığı filmde en az onun kadar sahne süresi olan Matt Damon da gerçekten oldukça güçlü bir performans sergilemekte. İkilinin adeta şov yaptığı filmi izlerken Douglas'ın mimiklerine bayılmamanız neredeyse imkansız. Ben izlerken hayranlığımı gizleyemedim. Açıkçası yönetmen Soderbergh'in 2013 yapımı diğer filmi "Side Effects / Acı Reçete"le beraber kariyerinin en verimli yıllarından birini geçirdiği bir gerçek.

AIDS'e bağlı kompleksler sonucunda hayatını kaybeden Liberace'nin yalnız ama bir o kadar da gösterişli hayatının Scott Thorston'la tanıştıktan sonraki sürecine yakından baktığımız filmin daha ilginç yanı ise Zeki Müren'in esinlendiğini söylediği sanatçıyı tanıma şansı yakalamamız. Giydiği giysiler ve kullandığı ekipmanlarla ABD'de bir ilk olmayı başararak geniş bir hayran kitlesine sahip olan Liberace'nin hayatında asıl dikkat çeken kısım ise sevgilisi Scott'la olan ilginç ilişkisi. Liberace'nin yattığı kişiyi evlat edinmek istemesi ve onu babası olarak görmesi, buna rağmen sevgili olmaya devam etmesi oldukça kafa karıştırıcı soruları ortaya çıkarıyor. HBO kalitesiyle bir TV filmi olmanın çok daha ötesinde olan film, kesinlikle yılın izlenmesi gereken filmleri arasında.

Yönetmen: Steven Soderbergh
Senaryo: Richard LaGravenese (senaryo),  Scott Thorson ve Alex Thorleifson (kitap)
Oyuncular: Michael Douglas, Matt Damon, Scott Bakula, Eric Zuckerman
Görüntü Yönetimi: Steven Soderbergh
Kurgu: Steven Soderbergh
Süre: 118 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+


NOT: B+
Sırf en sevdiğim 5 aktören biri olan Al Pacino'nun varlığından dolayı izlediğim "Phil Spector", Al Pacino'nun harikulade performansı sayesinde çok beğendiğimi söylemeliyim. Ünlü müzik yapımcısı Phil Spector'un hapse girmeden önceki son davalarını konu alan filmde Oscar'lı oyuncu "You Don't Know Jack"ten (2011) sonra yine muhteşem bir karaktere imza atan Pacino, kariyerine yine başarılı bir performans ekleyerek kendini gösteriyor. Oyuncunun özellikle sahte mahkeme sahnesinde verdiği performans tek kelimeyle mükemmel. Altın Küre ve Emmy adaylığı alan Pacino'yu tekrardan böyle bir rolle izlemek benim gibi kendisine seven birine hayat verdi diyebilirim.

Filme gelirsek, "Phil Spector"ın bildiğimiz mahkeme filmlerinden pek de bir farkı olmadığı gibi alıştığımız savunma sahnelerine de rastlamıyoruz. Buna rağmen gerçek hayat hikayesi olması sebebiyle ilgi çekmeyi bilen film, HBO'nun pahalı prodüksiyon tasarımlarıyla sıradan bir TV filmi olmanın ötesine geçiyor. Ve buna bir de özlediğimiz Al Pacino eklenince gerisini siz düşünün. Öte yandan, filmde işlenen konu Phil Spector davası hakkındaki bazı önemli gelişmeleri aydınlatırken ünlü yapımcı hakkında da seyirciye fikir veriyor. Spector'un müziğe olan bakış açısı ve Beatles'la olan ilişkisi olmak üzere birçok konu hakkında müzik dünyasının kapalı kapılarını ortaya koyan filmde Spector'ın ünlü kişilerin toplum tarafından dışlanmasını İsa benzetmesiyle anlattığı replik ise tek kelimeyle harika. Yılın başarılı yapımlarından biri olduğunu düşündüğüm filmi bence herkes izlemeli.

Yönetmen: David Mamet
Senaryo: David Mamet
Oyuncular: Al Pacino, Helen Mirren, Jeffrey Tambor
Orijinal Müzik: Marcelo Zarvos
Görüntü Yönetimi: Juan Ruiz Anchía
Kurgu: Barbara Tulliver
Süre: 92 dk.
Ülke: ABD

NOT: B+


NOT: B+
Bosna Savaşı'nın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisine değinen Sırbistan yapımlı "Krugovi / Circles / Kesişen Hayatlar", dramatik yapısıyla öne çıkan 2013'ün başarılı minimalist filmlerinden biri. Sundance ve Berlin olmak üzere birçok film festivalinden eli ödülle dönmüş filmde kahramanca ve insani bir iş yapan bir askerin diğer askerler tarafından dövülerek ölümesinin 5 farklı insan üzerinde yarattığı etkiye değiniliyor. Bu kesişen hayatlar yapısıyla Alejandro González Iñárritu'nun filmlerini andıran film, yapısal anlamda tabii ki pek bir yenilik barındırmıyor. Ama olayları işleyiş şekli gerçekten dramatik ve vurucu.

Oğlu öldürülmüş bir baba, hayatını kurtaran askere bir şekilde ödemeye çalışan bir esnaf, büyüklerinin hatası yüzünden dışlanan bir çocuk, öldürdüğü askerin arkadaşının ellerine emanet hasta bir asker ve en yakın arkadaşı öldürülmüş bir doktor: "Kesişen Hayatlar", bir tiyatro sahnesinden farklı değil. Alt metinde ciddi politik eleştiriler barındıran ve muhtemelen oranın insanlarına daha yakın gelecek filmin yavaş ilerlemesi ise seyirciyi zorlayacak tek unsur belki de. Bu arada, dramatik tek temalı müziğin güzel yerlerden kullanıldığını söylemek mümkün olmasına rağmen tema fakirliği filmde yine bir eksik olarak göze batıyor, daha doğrusu kulağa. Basit olaylar üzerinden gitmesine rağmen dramatik bir film sunmayı başaran film, doğru ile yanlışın arasında kalan karakterleriyle seyirciyi sorgulatmayı başarıyor.
Yönetmen: Srdan Golubovic
Senaryo: Melina Pota Koljevic, Srdjan Koljevic
Oyuncular: Aleksandar Bercek, Leon Lucev, Nebojsa Glogovac
Orijinal Müzik: Mario Schneider
Görüntü Yönetimi: Aleksandar Ilic
Kurgu: Marko Glusac
Süre: 112 dk.
Ülke: Sırbistan

NOT: B+

7 Eylül 2014 Pazar

71. Venedik Film Festivali Ödülleri

>
Senenin önemli festivallerinden biri olan 71. Venedik Film Festivali Ödülleri sonunda açıklandı. Bu da demek oluyor ki yeni bir ödül sezonuna resmi girişi yaptık. Kaan Müjdeci'nin yönettiği Sivas Jüri Özel Ödülü'yle ödüllendirilirken en iyi filmin sahibi İsveç, Norveç ortak yapımı A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence'ın oldu. İşte ödüllerin tüm listesi:

Altın Aslan (En İyi Film)
EN DUVA SATT PÅ EN GREN OCH FUNDERADE PÅ TILLVARON / A PIGEON SAT ON A BRANCH REFLECTING ON EXISTENCE, Roy Andersson

Gümüş Aslan (En İyi Yönetmen)
Andrei Konchalovsky, ELYE NOCHI POCHTALONA ALEKSEYA TRYAPITSYNA / THE POSTMAN’S WHITE NIGHTS

Volpi Cup – (En İyi Erkek Oyuncu)
Adam Driver, HUNGRY HEARTS

Volpi Cup – En İyi Kadın Oyuncu
Alba Rohrwacher, HUNGRY HEARTS

Büyük Jüri Özel Ödülü
Joshua Oppenheimer, THE LOOK OF SILENCE

Jüri Özel Ödülü
SIVAS, Kaan Müjdeci

Mastroianni Award – (En İyi Genç Oyuncu)
Romain Paul, LE DERNIER COUP DE MARTEAU

En İyi Senaryo
Rakhshan Bani-E’temad ve Farid Mostafavi, GHESSEHA (TALES)

Luigi De Laurentiis Ödülü (En İyi İlk Film)
COURT, Chaitanya Tamhane

Orrizonti Jürisi: En İyi Film
COURT, Chaitanya Tamhane

Orrizonti Jürisi: En İyi Yönetmen
Naji Abu Nowar, THEEB

Orrizonti Jürisi: Özel Ödül
BELLUSCONE. UNA STORIA SICILIANA, Franco Maresco

Orrizonti Jürisi: Oyuncu
Emir Hadžihafizbegovic, TAKVA SU PRAVILA

Orrizonti Jürisi: En İyi Kısa Film
MARYAM, Sidi Saleh

2 Eylül 2014 Salı

ONLY LOVERS LEFT ALIVE (2013)

>
NOT: A-
Ve geldik 2013’ün belki de son filmini incelemeye. Özellikle "Twilight / Alacakaranlık" (2008-2012) gibi ucuz örnekleriyle adı lekelenen vampir filmlerini bu işin ustası olarak varsaydığım Neil Jordan bile geçen seneki kendini tekrar eden "Byzantium"la (2013) temize çıkarmayı başaramamıştı. En son "Låt den rätte komma in / Let the Right One In / Gir Kanıma" (2008) sayesinde sadece vampir filmi değil aynı zamanda mükemmel bir saf ilk aşk metaforunu izleme şansı bulmuştum, onun dışında da son zamanlarda türünün herhangi bir başarılı örneğine rastladığımı hatırlamıyorum. İşte bu yüzden Jim Jarmush’un son filmi "Only Lovers Left Alive" benim için biraz da olsa önem taşıyordu.

İzlemek için doğru zamanı beklediğimden ötürü durmadan ertelediğim "Only Lovers Left Alive / Sadece Aşıklar Hayatta Kalır", açıkçası benim için yılın en büyük sürprizi oldu. Bu filmi bu kadar beğeneceğimi hiç tahmin etmiyordum. Tabii bunun en önemli nedeni kuşkusuz filmin kült duruşu. Sanatsal referansların hakim olduğu ama önemli bunu seyircinin gözüne sokmadan yapmaya başaran film, bir yerden sonra sinema severlere harikulade bir seyir keyfi yaşatıyor. Jim Jarmush’un itinayla ele aldığı her karesinden belli olan filmin oyuncu tercihleri ise dört dörtlük. Kağıt üzerinde rollerine uymayacağını düşündüğüm Tilda Swinton ve Tom Hiddleston ikilisi filmde gerçekten inanılmaz bir kimya yakalamışlar.

Adam/Adem (Tom Hiddleston) ile Eve/Havva (Tilda Swinton)

Cannes Film Festivali’nde Grand Golden Rail Ödülü’yle ödüllendirilen "Sadece Aşıklar Hayatta Kalır", uzun zamandır yaşayan birbirine aşık iki vampirin modern zamanla başa çıkmalarını ve bunu yaparken ne gibi zorluklar yaşadığını konu alıyor. İsimleri Adam/Âdem (Tom Hiddleston) ile Eve/Havva (Tilda Swinton) olan karakterlerinin isimlerinden de anlaşılacağı gibi referansların insanlığın başına gittiği filmde bir nevi modern zaman ilk insan hikayesinin anlatıldığını söylemek mümkün. İkisinin de gerçek insanlara saldırmamak için kendini zor tuttuğu hikayede insanları bir süre sonra yasak elma olarak görüyorsunuz. Hatta filmin trajikomik finalinde (Swinton ve Hiddleston’un beklenmedik derecede komik yüzleri) de sonuç bilinenden pek de farklı olmuyor. Zaten ünlü tarihi kişileri hikayesine dahil eden Jarmush, vampir Adem ile Havva’nın ve tabii arkadaşları Marlowe’un bu tarihi kişilerin ortaya çıkardığı önemli eserler (Schubert ve Shakespeare gibi) üzerindeki etkisinden de bahsetmeden geçmiyor.

Biri Tanca’da diğeri Detroit’te yaşayan sırasıyla Havva ile Adem, güvenilir kaynaklardan temin ettiği kanlarla hayatta kalmayı başaran iki melankolik vampir. Adem son zamanlarda hayatından iyice bıktığı için bir nevi depresif bir tutum içerisindeyken, Havva Adem’e olan bağılıyla öne çıkan hayattan zevk alabilen bir karakter izlenimi veriyor. Her ne kadar zıt gibi görünseler de benzer zevkleri sayesinde birbirlerine bağlı olan iki karakterin varoluş üzerine sohbetleri gerçekten görülmeye değer. Bu arada, karakterlerin tekrar tekrar dönen bir plak misali hayatlarını kamera hareketleriyle seyirciye aktarmayı da ihmal etmeyen Jarmush, cool karakterleri ve klas görüntü yönetimiyle filmin gizemli atmosferine eşsiz bir çekicilik katıyor.  

Rumi’den Elif Şafak’a kadar her dönemden sayısız yazar isimine ve resimlerine rastladığımız filmin bu referans özelliği filmin kültürel yanını destekleyen unsurlardan. Bunu Jarmush’un kendi müzik grubu SQÜRL’ün bestelediği post-rock müzikleriyle seviye atlatan ünlü yönetmen, bir yerden sonra filmi adeta bir resitale çeviriyor. Belki post-rock’a bayıldığım içindir bilmem; açıkçası ben filmdeki müzik kullanımına tek kelimeyle bayıldım. Bir de buna Yasmine Hamdan tarafından seslendirilen Hal parçası eklenince serenat mükemmel bir şekilde sonlanıyor. Öte yandan, yukarıda kısaca bahsettiğim gibi filmin kadrosu gerçekten çok başarılı. Tom Hiddlestone'un nihilist olarak tanımlanabilecek bir vampiri dört dörtlük bir şekilde ekrana yansıttığı filmde ünlü oyuncu yeteneklerini sonunda göstermeye başlamış. Hiddlestone'a eşlik eden Tilda Swinton ise rolüne daha fazla uyamazdı açıkçası. Yüz hatları soluk renginin harika uyumu ve samimi performansıyla ön yargılarımı yerle bir etti.

Eve/Havva (Tilda Swinton) ile Adam/Adem (Tom Hiddleston)
Özetlemek gerekirse; iki melankolik vampirle post-modern bir Adem ile Havva hikayesini konu alan "Only Lovers Left Alive / Sadece Aşıklar Hayatta Kalır", sadece Jim Jarmush’un değil aynı zamanda yılın da en iyi filmlerinden biri. Başroldeki Tom Hiddlestone ve Tilda Swinton’ın harikulade uyumuyla seyirciye kaliteli bir seyir keyfi sunan filmin müzikleri de tek kelimeyle muhteşem. Sanata dair referanslarıyla farkını ortaya koyan filmde hissedilen kült havasının ise filmin kendi hayran kitlelerini yaratacağının bir göstergesi olduğunu söyleyebiliriz.

Cannes Film Festivali Ödülleri
  • Grand Golden Rail
Cannes Film Festivali Adaylıkları
  • Critics Week Grand Prize
  • Golden Camera
Yönetmen: Jim Jarmusch
Senaryo: Jim Jarmusch
Oyuncular: Tilda Swinton, Tom Hiddleston, Mia Wasikowska
Orijinal Müzik: SQÜRL
Görüntü Yönetimi: Yorick Le Saux
Kurgu: Affonso Gonçalves
Süre: 104 dk.
Ülke: Hindistan

NOT: A-

14 Ağustos 2014 Perşembe

SOSHITE CHICHI NI NARU / LIKE FATHER LIKE SON (2013)

>
NOT: A-
2013 filmleri listesini bitirmeye yakın ilk 10’un sabit bir şekilde kalacağına o kadar emindim ki, kalan birkaç filmi sadece izleyip geçmeyi düşünüyordum. Kalan filmleri izlerken bu düşüncemin çok da yanlış olmadığını görmedim değil, ta ki uzun süredir listemde bekleyen Japon filmi "Soshite Chichi Ni Naru"yu izleyene kadar.

Duygusal yapısıyla her izleyici avucunun içine alabilecek özelliğe sahip olan "Soshite Chichi Ni Naru / Like Father, Like Son / Benim Babam, Benim Oğlum"u Cannes Film Festivali’nde aldığı Jüri Ödülü’yle fark etmiştim. Ve açıkçası karşıma bu kadar iyi bir yapımın çıkacağını hiç ama hiç tahmin etmiyordum. Yıllar önce doğumda çocukları karışmış iki ailenin yıllar sonar gelen gecikmiş uyarı yüzünden bir araya geldikleri filmde iki ailenin kendi çocuklarına alışma süreci o kadar içten bir şekilde anlatılıyor ki bir süre karakterlerle bütünleşiyorsunuz. Çocuk oyuncuların yine oldukça başarılı olduğu filmde baş roldeki Masaharu Fukuyama, performansı ve karizmasıyla filmi apayrı bir yere taşımakta. Bu arada filmin Cannes Film Festivali dışında Asya Pasifik gibi diğer önemli festivallerde de önemli ödülleri bulunuyor.

Nonomiya ve Saiki Ailesi
Standartların üzerinde güzel ve rahat bir hayat yaşayan tek çocuklu Nonomiya ailesi hastaneden aldığı bir telefonla hayatlarının şokunu yaşarlar. Altı yıl önce bebeklerinin karıştığını ve altı yıldır başkasının çocuğunu büyüttüğünü öğrenen çift tabii ki bu konuda yalnız değildir. Nonomiya ailesine nazaran düşük gelirli üç çocuklu Saiki ailesi de onlar gibi şok içindedir. İşin daha da kötüsü bu durumun kıskanç bir hasta bakıcı yüzünden meydana gelmiş olmasıdır ve iş içten geçmiştir. Çocukları alıştırmak adına evlerinde sırayla misafir eden aileler bir süre sonar aslında durumun bu kadar kolay olamadığını anlamaya başlar. Bu noktadan itibaren ailelerin cevap vermesi gereken tek bir soru vardır o da: Birlikte geçirilen zaman mı yoksa DNA veya dış benzerlik mi bir bireyi aileye ait yapar?

Gerçek hayatta yaşanmış bir olayı konu alan "Benim Babam, Benim Oğlum", baba-oğul ilişkisini iki farklı jenerasyon üzerinden anlatarak aile temasının köklerine inmeyi başarıyor. Oğlu Nubuko’yu aynı kendi babası onu nasıl yetiştirmişse öyle yetiştiren Ryota, babası gibi işleri yüzünden ailesine vakit ayıramayan ve bunun yanlış olduğunu düşünmeyen bir babadır. Kendi babasıyla bu yüzden uzak ve mesafeli bir ilişkisi olan Ryota’nın bu konuda düşünmesi ise başına gelen talihsiz olayla başlar. Çünkü aslında kendi oğlu olan Ryusei’ye babalık eden Yudai Saiki tam tersine ailesine vakit ayırmayı en önemli önceliği olarak gören bir baba figürüdür. Çocukları karşılıklı misafir etme seanslarında bunun eksikliğini derinden hissetmeye başlayan Ryota’nın oğluyla olan kopuk ilişki zaten filmin sonlarına doğru kendini gösteriyor. Buna en güzel örnek ise Nubuko’nun aslında öz babası olan Yudai’nin samimi ve sevecen tavrına rahatlıkla alışırken Ryusei’nin Ryota’nın soğuk ve sert karakterini benimseyememesi.

Filmde karakterlerin karşılıklı öğrendikleri en önemli ders ise üçüncü paragrafta bahsettiğim sorunun cevabında yatıyor. Çocukların ne kadar çok zaman geçirirse geçirsin öz ailesi olarak benimsedikleri bireyleri özlemeleri belki daha saf bir nedene bağlı olabilir, fakat yönetmenin bu durumu sadece çocuklarda bırakmayıp aile bireylerine de dökmesi bu soruya açık kapı bırakmamış. Nubuko’nun fotoğraf çekme veya piyano çalma isteğini Ryusei’de göremeyen Ryota’nın zamanla Nubuko’yla geçirdiği zamanın önemini anlaması gerçekten çok duygusal bir şekilde ekrana yansıtılırken aynı şekilde Yudai’nin de kendi çocuğu gibi büyüttüğü Ryusei’i özlemesi tabii ki gözden kaçmıyor. Bu arada, bu sorunun en önemli kurbanlarının anne karakterleri olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Özellikle Ryota’nın karısının gerçek oğlu olmadığını anlayamadığı için kendini suçlaması bir süre sonar yürek burkuyor.

Yönetmen ve senarist Hirokazu Koreeda’nın izleyiciyi Japon kültürüne biraz daha ortak ettiği filmde aktörlerin payı elbette fazla. Başta Masaharu Fukuyama ve Rirî Furankî olmak üzere herkesin başarılı performanslar sergilediği filmde çocuk oyuncuların performansları da ilgiyi hak ediyor. Zaten Nubuko karakterine hayat veren Jun Fubuki’yi görüp de tatlılığını kabul etmeyecek kimsenin olduğuna inanmıyorum. Buna ek olarak Koreeda’nın filmin orijinal müzik yerine klasik müziğe yermesi filmi daha üst seviyelere taşıyor. Bach ve Beethoven bestelerinin kullanılacağı zamanı tam anlamıyla bildiğini ispat eden yönetmen, sahnelere istediği derinliği katabilmeyi başarıyor. Ve yılın en güçlü finallerinden birine imza atıyor.

Ryota ve Nubuko
Özetle çocuklarının doğumda karıştığını öğrenen iki ailenin dramını çocukların gözünden duygusal bir şekilde anlatan "Soshite Chichi Ni Naru / Like Father, Like Son / Benim Babam, Benim Oğlum", yılın en iyi filmlerinden biri. Sevilesi karakterleri ve dramatik alt yapısıyla yüreğinize işleyecek filmde oyuncuların performansları da oldukça başarılı. Bunların yanında dahi Johann Sebastian ve Ludwig van’ın mükemmel bestelerini de unutmamak lazım tabii.

Cannes Film Festivali Ödülleri
  • Jüri Ödülü
Cannes Film Festivali Adaylıkları
  • Altın Palmiye
  • Prize of the Ecumenical Jury - Special Mention
Yönetmen: Hirokazu Koreeda
Senaryo: Hirokazu Koreeda
Oyuncular: Masaharu Fukuyama, Machiko Ono, Yôko Maki 
Görüntü Yönetimi: Mikiya Takimoto
Kurgu: Hirokazu Koreeda
Süre: 121 dk.
Ülke: Japonya

NOT: A-

12 Ağustos 2014 Salı

DABBA / THE LUNCHBOX (2013)

>
NOT: A-
Dünya sinemasında ayrım yapmamaya özen göstersem de Hint sinemasına oldum olası ısınamamışımdır. Her ne kadar ısınmak için elimden geleni yapsam da geçen sene izlediğim Hint filmleri sayesinde bu isteğim de bu sene neredeyse kaybolmak üzereydi. İşte tam bu sırada araştırırken bulduğum "Dabba / The Lunchbox / Sefer Tası", bana bu zamana kadar görmediğim bir şey sunarak izlediğim en iyi Hint filmi olma unvanını ele geçirdi.

Yalnız yaşayan yaşlı bir memur olan Saajan'ın sefer taslarının karışması eser tanıştığı evli bir kadınla olan gizemli ilişkisini işleyen filmde ufak tesadüflerin insanların rutin yaşamlarına getirdiği mutluluğa tanıklık ediyoruz. Oldukça basit bir fikir olmasına rağmen hikayeyi işleyiş biçimiyle seyirciyle samimi bir ilişki kurmayı başaran film, bir süre sonra sanatsal anlamda da doyurucu ögeler ortaya koyuyor. Johnny Depp'in "Donnie Brasco / Köstebek"teki (1997) halini andıran rolüyle Irrfan Khan bir kere daha başarılı bir performans sergileyerek filmi sırtlarken başta Nawazuddin Siddiqui olmak üzere tüm yardımcı oyuncularda kendilerinden beklenileni yerine getiriyorlar. Filmin Cannes Film Festivali ve Asya Pasifik Film Festivali gibi önemli festivallerde de ödülü bulunmakta.

Saajan (Irrfan Khan)
Yoğun ve rutin hayatından sıkılmış Saajan (Irrfan Khan), yemek dağıtım servisi tarafından yanlışlıkla verilen sefer tasıyla hayatı değişmeye başlar. Öte yandan, sefer tasının kocasına değil de başka birine gittiğinin farkına varan Ila, yaptığı yemeklerin her seferinde bittiğini görmesi onu bu yanlış kişiyle yazışmaya iter ve yazdıkları ufak notlarla birbirleriyle haberleşen çift zamanla sohbetlerden zevk almaya başlarlar. Siyah beyaz rutin hayatlarında bir nevi renk görevi gören bu notlar sayesinde hayattan biraz da olsa zevk almaya başlayan ikilinin bir yerden sonra günlük yaşantılarındaki en önemli an bu notların ellerine geçtiği zamanlar olur. Konuşmaları doğrultusunda bir süre sonra içinde bulundukları hayatları sorgulamaya başlayan Saajan ve Ila, sonunda hayattan zevk alabilmek adına atmaları gereken cesur adımlar için gerekli cesareti birbirlerinden alacaklardır.

"Sefer Tası", oldukça basit bir hikayeyi olabildiğince orijinal ve samimi bir şekilde seyirciye sunan bir film. Klasik Bollywood sinemasından uzak tarzıyla kendini türünden ayırmasını bilen film, bu yüzden izleyiciyi şaşırtmayı başarıyor. En azından filmin benim açımdan bir sürpriz olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. "3 Idiots / Üç Aptal" (2009) ve geçen seneki 5 saatlik "Gangs of Wasseypur / Wasseypur Çeteleri" (2012) filmlerini pek beğenmeyen biri olarak bu filmi de beğenmeyeceğime adım gibi emindim, ama sonuç sandığımdan çok farklı oldu. Minimalist tavrıyla dikkat çeken "Sefer Tası"nın hayata dair düşündüren alt metni filmin öne çıkan en önemli özelliği. İnsanların başkaları için kendi isteklerini hiçe saymalarıyla hayallerini geri itemelerini konu alan filmde iki karakterin metamorfozuna tanıklık ediyoruz adeta. Bunu izlerken işe yeni giren Shaikh karakteriyle Saajan'ın gençliği hakkında fikir sahibi oluyoruz. Birbirleriyle sohbet ettikçe fikirleri değişen ikilinin kabuklarından çıkmaya başladığı filmde ikilinin "platonik" ilişkisi sevgi ve arkadaşlığın insan hayatındaki önemini özetler nitelikte.

Irrfan Khan'ın sempatik performansı sayesinde seviye atlayan filmin duygusal yapısı da seyirciyi etkileyen unsurlar arasında yer alıyor. Bir yanda her şeyden çok sevdiği karısını kaybetmiş Saajan, diğer yandan annesini kaybetmek üzere olan Ila filmin duygusal zeminini hazırlayan en önemli iki karakter. Bir de işin içine görüntü yönetimi ve müzik alanlarındaki başarı da eklenince "Sefer Tası", türünün en orijinal örnekleri arasında kendine yer hazırlıyor. Filmin müziklerinde Max Richter'ın parmağı olduğunu belirtmekte fayda var. Çünkü Richter geçen sene "Wadjda / Vecide"nin de müziklerini bestelemişti.

Shaikh (Nawazuddin Siddiqui) ve Saajan (Irrfan Khan)
Sonuç olarak klasik Bollywood tarzının epey uzağında bir film olan "Dabba / The Lunchbox / Sefer Tası", dramatik yönüyle ağır basan izlediğim en iyi Hint filmlerinden biri. 2013'ün en iyi filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm filmde Irrfan Khan ise performansıyla filmi daha sempatik hala getiriyor. Sevgi ve arkadaşlık üzerine oldukça hoş bir seyir sunan filmi kesinlikle kaçırmayın.

Cannes Film Festivali Ödülleri
  • Grand Golden Rail
Cannes Film Festivali Adaylıkları
  • Critics Week Grand Prize
  • Golden Camera
Yönetmen: Ritesh Batra
Senaryo: Ritesh Batra
Oyuncular: Irrfan Khan, Nimrat Kaur, Nawazuddin Siddiqui 
Orijinal Müzik: Max Richter
Görüntü Yönetimi: Michael Simmonds
Kurgu: John F. Lyons
Süre: 104 dk.
Ülke: Hindistan

NOT: A-

Güle Güle Peter Pan: Robin Williams Anısına

>
Söyleyecek söz bulamadığımız bir güne daha başlıyoruz ne yazık ki. Philip Seymour Hoffman gibi büyük bir oyuncuyu zamansız kaybederek başladığımız yıla komik adam Robin Williams gibi başka bir büyük yıldızla devam edeceğimizi kimse tahmin edemezdi. Alkol sorunu olduğunu her defasında dile getiren ve bu sene tekrardan rehabilitasyona yatan Oscar’lı oyuncunun depresyonda olduğunu ise bugün öğrendim. Gerçi oyuncunun son filmlerine baktığımızda performanslarındaki isteksizliği görmek mümkündü. Hatta seslendirmelerinde bile isteksizliğin yarattığı bir otomatikleşme hissediliyordu. Fakat durumun buraya geleceği tahmin bile edilemezdi.

Komedi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Robin Williams’ın ölüm haberi bu yılın başında kaybettiğimiz Hoffman gibi beni derinden etkiledi ve yazmaya itti. Her izleyicinin öyle ya da böyle bir kalbine girmeyi başarmış performanslara sahip Robin Williams, belli bir jenerasyonun hayatına kuşkusuz "Hook" (1991) veya "Jumanji" (1995) gibi aile yapımlarıyla girerken onu tam anlamıyla tanıyabilmek en iyi erkek oyuncu dalında Oscar’a aday olduğu "Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği" (1989) ile mümkün oldu. Öncesinde "Good Morning, Vietnam / Günaydın Vietnam" (1987), sonrasında ise "The Fisher King / Balıkçı Kral" (1991) ile Oscar’a aday olan Williams’ın Oscar’ı kucaklaması ise oynadığı favori filmi "Good Will Hunting / Can Dostum" (1997) ile gerçekleşti. Yardımcı oyuncu dalında Oscar kazandığı bu rolüyle kalbimde farklı bir yere sahip olan ünlü oyuncunun Christopher Nolan’ın "Insomnia"sındaki (2002) performansını da çok beğendiğimi belirtmek isterim. Sesinin bir Disney klasiği olan "Aladdin"deki (1997) Cin’le özdeşleştiği 63 yaşındaki oyuncunun sonraki oyunculuk kariyerinin ise pek parlak olduğunu söylenemez. Ama daima çalışan ve insanları güldürmekten vazgeçmeyen Williams, özellikle stand-up şovlarıyla bunu her zaman layıkıyla yerine getirmeyi başardı.

Zamansız, beklenmedik ve kalp kırıcı bir şekilde hayattan ayrılan Willams’ın filmlerini artık kalbim burkularak izlemeye devam edeceğim, özellikle ölüm nedeni aklıma geldikçe. Kısacası seni çok özleyeceğiz Peter Pan. Hem de çok… Güle güle…

Robin Williams ve Philip Seymour Hoffman (Patch Adams)