24 Ekim 2014 Cuma

#filmekimi2014 Özel: LEVIATHAN (2014)

>
NOT: A-
13. Filmekimi
Ve geldik 13. Filmekimi'nde izlediğim son filme. Filmlerin coğu beklediğimiz gibi çıkmadı belki ama izlediğimiz filmler olarak verimli bir Filmekimi olduğunu söylemeliyim. Cannes Film Festivali'nde yarışan tüm önemli filmlerin yanında Venedik Film Festivali'nde yarışan önemli filmleri de izleme fırsatı bulduk. Oscar sezonuna girerken yabancı dilde en iyi film dalında yarışacak filmleri izleme şansı bulmak ise festivalin en güzel tarafı oldu. Bu senenin ağır toplarından biri olarak kabul edilen Rus yapımı "Leviathan" da bunlardan biriydi.

87. Akademi Ödülleri'nde Rusya'yı temsil edecek "Leviathan", 2014 Cannes Film Festivali'nde "Kış Uykusu"nun en güçlü rakibiydi. Oscar yarışında da bunun farklı olacağına inanmıyorum. Zaten filmi izlerken de bunu anlamak mümkün. Ürkütücü "devlet" portresiyle Sophokles'in tragedyalarını andıran "Leviathan", başarılı bir şekilde kaleme alınmış senaryosuyla son zamanalarda izlediğim en iyi Rus filmi olmasının yanında yılın da en iyi filmlerinden biri. "Kış Uykusu"nun mükemmeliyetine yaklaşamıyor belki ama hikaye işleyişi açısından tam ödül sezonluk bir seyir keyfi sunuyor. Andrey Zvyagintsev tarafından yönetilen filmin Cannes Film Festivali'nden En İyi Senaryo Ödülü bulunuyor. Yazıda sürpriz bozan niteliğinde bir takım detaylara yer vereceğimden yazıyı filmi izledikten sonra okumanızı öneririm.

Leviathan
Adını Eski Ahit'teki deniz canavarından alan "Leviathan"ın isminin yıllar içindeki değişimi film hakkında ciddi bir önem taşıyor. Yeni Ahit'te Şeytan'ı temsil eden, Thomas Hobb tarafından aynı adlı eserde (1651) sınırsız güce sahip devlete benzetilen ve 1851 yılında Herman Melville'in Moby Dick eseriyle balina haline gelen "Leviathan"ın üç haline de bu filmde yer veriliyor.

Politika dolu zengin bir alt metin, güçlü performanslar ve vodka kuşkusuz "Leviathan"ı neden yılın en iyileri arasına soktuğunun açıklaması olarak görülebilir. Değerli arazisi yüzünden zor günler geçiren Nikolai'nin (Aleksey Serebryakov) Sophocles'in başyapıtları "Kral Oidipus" veya "Antigone"-vari tragedyası soğuk ve soluk bir Rus sahnesinde hayat buluyor adeta. Devletin elinden her şeyini almak üzere olan adamın yaşam savaşına tüm çaresizliğiyle tanıklık ettiğimiz filmde karaktere gelen en büyük darbeler ise beklenmedik bir şekilde yakınlarından geliyor. Maddi değer taşımasından ötürü elinden tüm mal varlığı alınma tehlikesiyle karşı karşıya olan Nikolai'nin mahkemesi doğal olarak hiç yolunda gitmiyor. Maddi sıkıntısına rağmen Moskova'dan avukat arkadaşı Dmitri'yi (Vladimir Vdovichenkov) getirten Nikolai'nın zengin devlet büyükleriyle olan savaşının sonucu da zaten farklı düşünülemez. Büyük balığın, başka bir değişle büyün deniz canavarının, küçük balıkları veya canlıları yediği bu korkunç döngüde Nikolai ve ailesinin yem olması kaçınılmaz oluyor.

Yaşam savaşı yanında üvey annesiyle bir türlü anlaşamayan oğlunun kaprisleriyle uğraşan Nikolai'ya asıl darbe ise her şeyden çok sevdiği karısından geliyor. Daha ilk sahneden "seni seviyorum" diyen kocasına verdiği "biliyorum" cevabıyla hislerini belli eden Lilya'nın (Elena Lyadova) Dmitri'yle olan yasak ilişkisi Nikolai'nin kafasına bir balyoz gibi iniyor. Oldukça trajik bir şekilde patlak veren olayın ardından ikisini de döven Nikolai'nın her şeye rağmen karısını bağışlaması da karakterin içinde bulunduğu çaresizliği açık bir şekilde ekrana yansıtmakta. Tabii bunda harika performansıyla karakterine hayat veren Aleksey Serebryakov'un payı çok fazla. Açıkçası Serebryakov'u  "Mr. Turner / Bay Turner"la en iyi erkek oyuncu seçilen Timothy Spall'a rahatlıkla tercih ederim.

Artık avukatsız kaldığı için evden çıkma planları yapmayı başlayan Nikolai'nin çöküşü tabii ki bununla sınırlı kalmıyor. Yaşanan olayların birikmesinden kaynaklı depresyona giren Lilya'nın "şüpheli" intiharı Nikolai'yi içinde bulunduğu bataklığın içine iyice batırıyor. Tek kelimeyle perişan olan karakterin vodkasıyla baş başa kaldığı sahne gerçekten çok üzücü. Bu arada, Lilya'nın ölmeden önce kayalıklardan baktığı sahnede "Leviathan"ın okyanusun içinden çıkarak tehlikeyi işaret etmesine bayıldığımı söylemeliyim. Yalnız Andrey Zvyagintsev olayları bununla sınırlı bırakmamış. Biz her şey daha da kötüye gidemezdi derken, Nikolai'nin karısının cinayetinden şüpheli pozisyona düşmesi izlediğimiz hikayey böylece gerçek bir tragedyaya dönüşüyor. Arazisini elinden alabilmek için devlet büyüklerinin Nikolai'ya bir oynadığını anlamak hiç de güç değil. Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta ise güç ve para için insanın hayatının bir olduğu bu cehennemi andıran dünyada Lilya'nın gerçekten cinayete kurban gitmiş olması. Açıkçası ben araziyi alabilmek için devletin Lilya'yı kurban ederek Nikolai'yı suçladığına inanmaktayım ve bunu düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Zaten filmin devamında da Nikolai hapse atılıp evi paramparça edilmekte. Buldozerlerin bir canavar gibi eve girdiği sahne yılın en güçlü sahnelerinden biri.

Lilya (Elena Lyadova)
Eski Yunan tragedyalarını andıran "Leviathan", tüyleri diken diken eden devlet metaforuyla yılın en iyi filmlerinden biri şüphesiz. Andrey Zvyagintsev'in incelikle yönettiği ve başroldeki Aleksey Serebryakov'un performansıyla derinlik kattığı filmde devlet gözünde bir insan hayatının ne kadar önemli olduğuna korkunç bir şekilde tanıklık ediyoruz. Teknik anlamda da etkilemesini bilen filmin ismini ödül sezonu boyunca epey duyacağız gibi gözüküyor.

2014 Cannes Film Festivali Ödülleri
  • En İyi Senaryo
2014 Cannes Film Festivali Adaylıkları
  • Altın Palmiye
      Yönetmen: Andrey Zvyagintsev
      Senaryo: Oleg Negin, Andrey Zvyagintsev
      Oyuncular: Elena Lyadova, Vladimir Vdovichenkov, Aleksey Serebryakov
      Görüntü Yönetimi: Mikhail Krichman
      Kurgu: Jon Gregory
      Süre: 140 dk.
      Ülke: Rusya

      NOT: A-

      22 Ekim 2014 Çarşamba

      #filmekimi2014 Özel: MOMMY (2014)

      >
      NOT: B+
      13. Filmekimi
      2014 Cannes Film Festivali'nde yarışan önemli filmlerin 13. Filmekimi sayesinde seyirciyle buluştuğu geçtiğimiz günlerde bu senenin en merak edilen filmlerinden biri olan Xavier Dolan'ın Jüri Özel Ödülü'yle ödüllendirilen son filmi "Mommy / Anneciğim" Filmekimi maceramın kapanış filmiydi.

      Xavier Dolan'ın parlak kariyerinden söz etmeye gerek yok. 25 yaşında olmasına rağmen şimdiden 5 filmi yazıp yönetmiş Dolan, kendine has eşsiz tarzı ve hayatından parçalar koyduğu hikayeleriyle kısa sürede büyük bir hayran kitlesi edindi. 87. Akademi Ödülleri'nde Kanada'yı temsil edecek son filmi de yine Dolan severleri ve hayranlarını memnun edecek bir film olarak karşımıza çıkıyor. Tekniğiyle yine kendine hayran bırakan bir filme imza atan Dolan, klişe olmasına rağmen genel olarak başarılı bir anne-oğul dramıyla seyirciyi baş başa bırakıyor. "Tom à la Ferme / Tom at the Farm / Tom Çiftlikte"nin aksine klasik şarkı destekli ağır çekimleri ve seyirciyi diyaloga boğan metniyle tam bir Dolan filmi görüntüsü ortaya koyan filmin oyuncu kadrosunda ise Anne Dorval, Suzanne Clément ve Antoine-Olivier Pilon bulunuyor. Yazıda sürpriz bozan niteliğinde bir takım detaylara yer vereceğimden yazıyı filmi izledikten sonra okumanızı öneririm.


      Diane ve Steve (Antoine Olivier Pilon)
      Dul Diane "Die" Després'le (Anne Dorval) şiddet eğilimli hiperaktif oğlu Steve'le (Antoine Olivier Pilon) aralarındaki karşılıksız, kırılmaz ve sonsuz sevgiyi konu alan "Anneciğim"de Steve kaldığı yatılı okuldan atılmış olduğu için bir süre annesiyle yaşamak zorundadır. Diane başlarda olayları kontrol edebiliyor gibi görünse de Steve'i kontrol altında tutmakta çok zorlanır. Kendine ve Steve'a bakmak için bir yandan iş aramakla uğraşan Diane'in bu sırada tanıştığı konuşma zorluğu çeken Kyla'la (Suzanne Clément) arkadaş olması karakteri küllerinden yeniden doğmasına neden olur adeta.

      Kendine has tekniği ve temasıyla Dolan sinemasının herkese uygun olmadığını düşünüyorum. Dolan'ın ne kadar yetenekli olduğuna şüphe yok, ama yönetmenin sinema tarzının ne yazık ki bana biraz uzak kaldığını söylemek isterim. Filmlerini beğeniyorum; hatta lens kullanımına hayranım; fakat Dolan'ın uzun ağır çekimleri, abartı müzik kullanımı ve marjinal kadraj seçimi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. "Tom Çiftlikte"de daha farklı bir Dolan gördüğümde aslında çok sevinmiştim, ama "Anneciğim"de görüldüğü üzere bu sadece tek seferlik olduğunu anladım. Sıradan ve klişe hikayeleri sıra dışı bir şekilde ekrana taşımayı bilen Dolan'ın son filmi de başından sonuna kadar tam bir Dolan filmi. Bu yüzdendir ki "Mommy"nin ben de o kadar derin bir etki yarattığını söyleyemeyeceğim. Buna rağmen Dolan'ın en başarılı filmlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

      Yukarıda da bahsettiğim gibi "Anneciğim"in klişe yapısı filmin en rahatsız olduğum noktalarından biri. Dolan'ın bunu anlatış tarzı ise yakın plan çekimleri ve yine marjinal bir kadraj tercihiyle (1:1) olabildiğince orijinal ve sürükleyici. Yalnız 139 dakikalık filmin ilk iki saati tam bir pembe dizi kıvamında ilerliyor. Özellikle Kyla'nın Diane ve Steve'in hayatına dahil olmasıyla beraber... Hatta Steve'in Celine Dion'un "On Ne Change Pas" parçasıyla dans ettiği sahnede bir an kendimi Latin Amerika pembe dizisi izliyormuş gibi hissettim ve çok gereksiz buldum. Kyla'la Diane'in arasındaki ilişki ilerledikçe bu havanın daha yoğun hissedildiği filmde Steve'in olduğu sahneler üçlünün içinde bulunduğu "kusurlu" peri masalını ortaya koymakta. Ve tam bir anda Dolan'ın Steve'le kadrajı açması film içerisinde oldukça güzel bir etki yapıyor. Kuşkusuz bu sahne Dolan severler tarafından uzunca bir süre övülecektir.

      Steve'in Diane arasındaki anne-oğul ilişkisi ise son yarım saatle klişe haline geliyor. İkilinin gittikçe güçlenen bağlarının ardından gelen klişe "ayrılma" olgusu bu filmde de mevcut. Hatta Kyla'yla Diane'in arasındaki ilişkiyi ve Kyla'nın Steve'le olan iletişimini de göz önünde bulundurursak filmde bir değil iki değil tam tamına üç tane ayrılık hikayesine tanıklık ettiğimiz söylenebilir. Olayların tahmin edildiği gibi ilerlediği filmin asıl klişe noktası ise ne yazık ki finali. Zaten filmin başında beri tahmin ettiğimiz bir olayın filmin tam finalinden 2 dakika öncesinden açık bir şekilde seyirciye hissettirilmesi ve kapanışı "money shot"ı keserek yapması en azından bende pek bir etki yapmadı. Buna rağmen çekim tekniğini ve renklendirmesini oldukça beğendiğimi belirtmeliyim.

      Filmin en beğendiğim yanı ise Diane ile Steve arasındaki sıra dışı anne-oğul ilişkisi. Zaten filmin özgün yapısı da buradan kaynaklanıyor; Dolan'ın ortaya koyduğu karakterlerin içinde bulunduğu durum her zaman rastlayacağımız bir durum değil. Annesini her şeyden çok seven Steve'in öfkeden delirerek annesine saldırması veya annesinin öfkesine maruz kalmasının ardından elleriyle dudaklarını tutarak dudaklarından öper gibi yapması filmin etkileyici unsurların başında geliyor. Oğlu ne olursa olsun onu sevmekten bir an bile vazgeçmeyen Diane'in içinde bulunduğu ızdırabı seyirci olarak biz hissediyoruz.

      Filmdeki oyuncu performanslarına gelirsek önceki filmlerinde olduğu gibi Dolan abartısı bu filmde de mevcut. Yani "Laurence Anyways"de olduğu gibi desibeli yüksek bir film sizi bekliyor. Bir de tabii bununla beraber gelen abartı performanslar da görmek mümkün. Filmde ben Diane'a hayat veren Anne Dorval'ı beğendim. Filmin başından zorlu rolünün üstünden başarılı bir şekilde kalkıyor ta ki abartı mimilerine kurban olduğu Kyla'yla yaptığı son konuşmaya kadar. Öte yandan, filmin ana karakteri Steve'i canlandıran Antoine Olivier Pilon, karakterinin olması gerektiği kadar gıcık bir performans sergileyerek genel olarak inandırıcı bir görüntü çiziyor. Karakteri gereği durmadan bağırıp çağıran Pilon'un performansının bir yerden sonra göze battığını söyleyebilirim. Filmin en zayıf halkası ise bana kalır Kyla karakteriyle Suzanne Clément. Aynı "Laurence Anyways"de olduğu gibi karakterini abartarak canlandıran Clement, "Laurence Anyways"deki abartı bağrışmalarını bu filmdeki abartı mimiklerine bırakmış. Kısaca, ben Clement'i beğenmedim, sanırım Clement'le yıldızım pek barışmayacak.

      Diane "Die" Després (Anne Dorval)
      Toparlamak gerekirse "Mommy / Anneciğim"le sıradan bir anne-oğul ilişkisini sıra dışı bir şekilde seyirciye sunmayı başaran Xavier Dolan, klişe hikaye örgüsüne rağmen yılın başarılı filmlerinden birine imza atıyor. Lens kullanımıyla yine kendine hayran bırakan Dolan'ın kendine has anlatım stiliyle hayranlarını ve sevenlerini fazlasıyla memnun edecektir.

      2014 Cannes Film Festivali Ödülleri
      • Jüri Özel Ödülü
      2014 Cannes Film Festivali Adaylıkları
      • Altın Palmiye
          Yönetmen: Xavier Dolan
          Senaryo: Xavier Dolan
          Oyuncular: Anne Dorval, Suzanne Clément, Antoine-Olivier Pilon
          Görüntü Yönetimi: André Turpin
          Kurgu: Xavier Dolan
          Süre: 139 dk.
          Ülke: Kanada

          NOT: B+

          21 Ekim 2014 Salı

          #filmekimi2014 Özel: A PIGEON SAT ON A BRANCH REFLECTING ON EXISTENCE / EN DUVA SATT PÅ EN GREN OCH FUNDERADE PÅ TILLVARON (2014)

          >
          NOT: A-
          13. Filmekimi
          Ödül sezonuna girdiğimiz şu aylarda artık yıl için önem taşıyan festivallerde önemli ödüllerle dönmüş filmleri de aradan çıkarmak gerektiği bir gerçek. 13. Filmekimi kapsamında 2014 Cannes Film Festivali'nde yarışan neredeyse tüm filmleri izleme şansı bulduğumuz festivalde bir başka sürpriz de senenin en önemli ikinci festivali olarak gördüğüm 2014 Venedik Film Festivali'nde en iyi film seçilerek Altın Aslan Ödülü almış "En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence / İnsanları Seyreden Güvercin"di.

          Son senelerde Altın Aslan kazanan filmler yüzünden yüksek beklentim olmadan izlediğim "İnsanları Seyreden Güvercin" açıkçası benim için yılın sürprizlerinden biri oldu. Sürreal ve absürt yapısıyla seyirciye olabildiğince hafif ve renkli bir seyir keyfi sunan filmin hayata dair olan derin konusu da oldukça güzel. Sadece renkleriyle bile kendini sevdiren filmdeki mizahi dokunuş ise filmi yılın en özgün yapımları arasına rahatlıkla sokuyor.

          Aldığı Öğünün Parasını Verdikten Sonra Ölen Müşteri
          Birbirinden farklı hikayelerin seyirciye sunan "İnsanları Seyreden Güvercin", hayatın kaçınılmaz gerçeği olan ölüm temasıyla açılışını yapıyor. Birbirinden farklı trajikomik üç farklı ölümü izlediğimiz filmde karakterlerin halleri o kadar komik bir şekilde resmedilmiş ki açıkçası ağlanacak hallerine gülmeden edemiyorsunuz. Bir karakterin şarap açmaya çalışırken, bir diğerinin aldığı öğünün parasını verdikten sonra öldüğü bu sahnelerde bir karakter de ölüm döşeğinde olmasına rağmen para dolu çantasını çocuklarına vermemek için uğraşıyor. İnsanların paraya ve güce olan zaafının bu kadar absürt bir şekilde işlemeyi başaran yönetmen ve senarist Roy Andersson'ın bu tavrı filmin genelinde de görmek mümkün. Zaten seyirciyle tanıştırdığı karakterler de bir o kadar renkli ve tatlı.

          Andersson, insan hayatını konu aldığı filmde aşka da değinmeden geçememiş tabii. Kadın flamenko eğitmenin tacizinden bir türlü kurtulamayan öğrenci sahnesinde imkansız bir aşk portresi sunan Andersson, yine seyirciyi gülmekten yere yatırıyor. Yönetmenin -diğer sahnelerde olduğu gibi- tek açıdan kesintisiz bir şekilde kameraya aldığı bu sahnede aktörlerin oldukça doğal oyunculuklarıyla renkli sahneler sunan film, en azından beni güldürmeyi başardı. Zaman zaman Wes Anderson filmlerinden fırlamış havasıyla bu seneki  "The Grand Budapest Hotel / Büyük Budapeşte Oteli"ni hatırlatan "İnsanları Seyreden Güvercin"in asıl patlama noktası ise şaka aletleri satmaya calışan iki seyyar satıcıların devreye girmesiyle oluyor. Biri olabildiğince tatlı iki satıcının hayatlarını kazanmak uğruna yaptıklarıyla insan olmanın ne demek olduğunu bir kere daha seyirciye gösteren Andersson, aynı zamanda arkadaşlık, dostluk ve aile sevgisi kavramlarının üstünde duruluyor. Ayrıca, mutluluk kavramının ne kadar değerli olduğunun da altı çiziliyor.

          Andersson'ın filminde politik göndermeler de yok değil. Bara atla giren kral sahnesinde kadınları dışarı çıkartan kralın savaş politikasının günü kurtarmaya yönelik olduğu savaş sonrası yaşananlardan açık bir şekilde görülüyor. Bu sahnede kralın tutulduğu garson çocukla olan diyalogları yine komedi derecesini arttıran özelliklerden. Canlandırılan sahne o kadar saçma ki, işin içine bir de böyle detaylar eklenince gülmemek neredeyse imkansız hale geliyor. Aslında Andersson'ın söylemek istediği çok basit. Seyyar satıcının durmadan dinlediği şarkıda da bahsettiği gibi "hayat çok güzel, ama korkunç derecede de üzücü." İşte filmin baştan beri vermek istediği felsefe de sadece bu cümleler arasında saklı.

          Dans Eğitmeninin Tacizinden Kurtulamayan Öğrenci
          Kısaca, "En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence / İnsanları Seyreden Güvercin" hayatın trajikomik bir olgudan ibaret olduğunu absürt ve sürrealist bir şekilde seyirciye sunan yılın en tatlı ve en özgün işlerinden biri. Mizahi ve hafif tonu sayesinde seyirciye oldukça keyifli bir seyir sunmayı başaran filmin bir tabloyu andıran pastel renkleri ise hayranlık uyandırıcı.

          2014 Venedik Film Festivali Ödülleri
          • Altın Aslan
              Yönetmen: Roy Andersson
              Senaryo: Roy Andersson
              Oyuncular: Holger Andersson, Nils Westblom
              Görüntü Yönetimi: István Borbás, Gergely Pálos
              Süre: 101 dk.
              Ülke: Norveç

              NOT: A-

              #filmekimi2014 Özel: BOYHOOD (2014)

              >
              NOT: B+
              !f 2014
              Birbirinden iddialı yapımlarından yer aldığı 13. Filmekimi'nin en büyük sürprizi kuşkusuz bu yıl özellikle ödül sezonunda adından çokça söz ettirecek bir filmi seyirciyle buluşturması oldu. Bu film tabii ki benim !f Bağımsız Filmler Festivali'nde izleme fırsatı bulduğum, bu yüzden de Filmekimi yerine !f ikonuna yer vermeyi tercih ettiğim "Boyhood / Çocukluk"tan başka bir film değil.

              Richard Linklater'ın ABD'de kendine hayran bırakan 12 yılda çektiği "Çocukluk"un prestijli sitelerdeki puanlarına baktığımızda da puanın oldukça yüksek olduğunu görülmekte. İşte bu yüzden muazzam bir beklenti içerisinde izlediğim filmden beklentim bir başyapıttı. Gel gelelim "Çocukluk" tahmin ettiğim gibi başyapıt olmaktan oldukça uzak bir film olmakla beraber çekim süresi dışında da pek bir esprisi de yok. Bir çocuğun büyürken geçirdiği fiziksel değişimi tamamen gerçek bir şekilde ekrana yansıtan film, aslında seyirciyi sıradan bir büyüme hikayesiyle baş başa bırakıyor. Alt metinde Amerika'da büyümenin nasıl bir deneyim olduğunun altını çizen filmin Amerikalı izleyicilerden de yüksek not almasındaki en büyük etken bu. Özellikle son 2 yılı göz önünde bulundurursak ABD'yle ilgili filmlerin ne kadar beğenildiğini rahatlıkla görmek mümkün. Hatta bu filmlerin Oscar'larda en iyi film seçildiğini de hatırlamakta fayda var. İşte bu yüzden "Çocukluk" bir şekilde ödüle kavuşursa açıkçası hiç şaşırmayacağım.

              Mason'ın (Ellar Coltrane) Yıllar İçindeki Değişimi
              6 yaşındaki Mason'ın 16 yaşına kadar olan süreyi izlediğimiz filmde öncelikle başta Mason'a hayat veren Ellar Coltrane olmak üzere tüm oyuncuların yaşlanmalarına tanıklık etmenin gerçekten ilginç bir deneyim olduğunu kabul etmek gerek. Linklater'ın 12 yılda büyük bir özveri ve sabırla çektiği filmin ne kadar riskli bir yapım olduğunu düşünmek bile filmin değerini gösteriyor; fakat sırf böyle bir uğraş var diye filme başyapıtmış gibi davranmak fazlasıyla yanlış. Çünkü karakterlerin fiziksel olarak gerçekten yaşlandığı filmin sıradan yapısı bu filmin en büyük eksiği olarak göze çarpıyor. Şöyle bir şey denebilir belki: Linklater'ın amacı da zaten hayatın sıradanlığını göstermek. Hayır! Linklater'ın bize sunduğu bir hayat gerçek olmayacak kadar sıradan deneyimlerden oluşan bir kolaj niteliğinde. Doğduğumuz andan beri hayatımızın bir parçası olan trajedinin yanından bile geçmeyen bir hayatın gerçekçi olması söz konusu olamaz. Ebeveynlerinin ne zaman ayrıldığının bile bilincinde olmayan Mason'ın hayatındaki tek iniş çıkışı ergenlik yıllarındaki fikir ve ilgi alanı değişimleri. Ne ölüm ne de bir aşk acısı tadan karakterin aşamalı ve tahmin edilebilir büyümesi bize sadece Amerika'da büyüme prototipini sunuyor.

              Her ne kadar durgun, sade ve gerçek olamayacak kadar sıradan bir büyüme hikayesi seyirciye izletsen de filmin sunduğu ABD'de büyüme portresinin oldukça gerçekçi olduğunu belirtmek isterim. Büyüdükçe ilgi alanları değişen gençlerin kariyer dönemlerinde ne istediklerini bilmemelerinden, üniversite zamanlarında ot gibi uyuşturucu kullanmalarına kadar birçok soruna değinen filmde ABD'deki silah sahibi olma sorunsalına bile dokunuyor. Hatta buna Mason'a büyüme hediyesi olarak üvey büyük babası tarafından silah hediye edildiği sahneyi örnek verebilirim. Mason'ın anne ve babasının ayrıldıktan sonra beraber oldukları kişiler sayesinde de Amerikan halkı hakkında bilgi sahibi olmak mümkün. Her eyaletin insanın farklı olduğu vurgulandığı filmde kültürel değerler ve siyasi anlamdaki gelişmeler de bir o kadar öne çıkıyor. Irak Savaşı'nın etkilerinden Britney Spears'ın küçük genç kızları etkilemesine kadar adeta bir almanak işlevi gören "Çocukluk"un işte bu yüzden Amerikan halkının gönlünü kazanması hiç de şaşırtıcı değil. 

              Mason ve kız kardeşinin zaman içinde şekil ve tarz değiştirdiklerine tanıklık ettiğimiz filmdeki oyuncuların performansında ise özel bir şey bulunmuyor. Ethan Hawke yine Ethan Hawke olarak karakterine can verirken, Mason'ı oynayan Ellar Coltrane aynı karakteri gibi pasif bir performansla filmi götürüyor. Öte yandan, genel olarak övülen Patricia Arquette ise gerçekten filmde öne çıkan tek isim. Muhtemelen bir Oscar adaylığı koparacaktır, ama iyi olmasından çok filmin sevilmesinden kaynaklı. Bu arada, Linklater'ın kendi kızı tarafından canlandırılan Mason'ın kardeşi rolündeki Lorelei Linklater ise büyüdükçe performansı bir o kadar düşüşe geçiyor. Ve gitgide en zayıf halka haline geliyor.

              Mason ve Babası (Ethan Hawke)
              Özetlemek gerekirse; son 10 yıl içerisinde ABD'de yaşananları bir çocuğun büyümesi yoluyla seyirciye sunan "Boyhood / Çocukluk", daha çok Amerikan halkını etkileyecek bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Karakterlerin hayatlarını gerçek olamayacak kadar sıradan bir şekilde seyirciye sunan filmin seyirciye sunduğu tek yeni şey ise 12 yılda çekilmesiyle gelen karakterlerinin seyircinin gözleri önünde yaşlanması.

              Yönetmen: Richard Linklater
              Senaryo: Richard Linklater
              Oyuncular: Patricia Arquette, Ellar Coltrane, Lorelei Linklater, Ethan Hawke
              Görüntü Yönetimi: Lee Daniel, Shane Kelly
              Kurgu: Sandra Adair
              Süre: 165 dk.
              Ülke: ABD

              NOT: B+

              20 Ekim 2014 Pazartesi

              #filmekimi2014 Özel: MR. TURNER (2014)

              >
              NOT: B+
              13. Filmekimi
              13. Filmekimi'nin ağır toplarını izleme şansı bulduğum bu aralar 2014 Cannes Film Festivali'nin en önemli filmlerinden biri olarak görülen bir filmi daha aradan çıkardım. Büyük umutlarla ve beklentilerle salona gittiğim "Mr. Turner / Bay Turner"ın açıkçası beklentilerimi tam anlamıyla karşıladığı söylenemez. Ama genel olarak oldukça başarılı olduğunu belirtmeliyim.

              Britanyalı ressam J.M.W. Turner'un hayatını konu alan "Bay Turner", sıra dışı bir ressamı sıra dışı bir şekilde beyaz perdeye taşımaya başaran tam bir Mike Leigh filmi. Leigh'in alışagelmişin dışındaki hazırlanmalarının (oyunculara yaklaşık 6 ay gibi bir süre doğaçlama yaptırarak çalıştırıp sonra çekimlere başlaması) bir ürünü olan filmde Turner'ın özel hayatından sanatına kadar birçok özelliği seyirciye sunuluyor. 150 dakikalık uzun süresine rağmen vakti iyi kullanmasını bilen "Bay Turner"ın en düşündürücü yanı ise Timothy Spall'a Cannes'da erkek oyuncu ödülü kazandıran performansı. Altın Palmiye için yarışan filmin bu arada bir de görüntü yönetimi dalında teknik ödülü bulunuyor.

              J.M.W. Turner (Timothy Spall)
              Huysuz ama çevresi tarafından sevilip sayılan bir ressam olan Turner'ın hayatındaki özel noktaları konu alan "Bay Turner"ın odak noktasında ressamın yakınlarıyla olan ilişkisi bulunuyor. Başta her şeyden çok sevdiği babası olmak üzere Turner'ın hayatında değerli olan herkesin ressamın hayatında bıraktığı en büyük izler olarak ön plana çıkıyor. Bunlardan en büyük izi bırakan şey ise sanatının gelişmesinde ve daha geniş kitlelere yayılmasında önemli bir katkısı olan babasını kaybetmesi. Babasıyla kimseyle olmadığı kadar yakın olan Turner'ın böyle bir olayın ardından sanatının gerilemeye başlaması bu olayın vizyon sahibi ressam üzerindeki etkisinin büyüklüğünü açık bir şekilde gösterir nitelikte. Evlilik dışı çocuklarını bile babası kadar sevmeyen Turner'ın hayatında yer tutmanın oldukça zor olduğunu gördüğümüz filmde karakterin hayatından çıkanların da Turner'ın hayatına bir daha giremediğine tanıklık ediyoruz. Bunu da Leigh, Turner'ın eski metreslerinden birinin çocuğuyla Turner'ı ziyarete geldiği sahneyle anlatıyor.

              Filmde Turner'ın babası dışında sevdiği iki karakterle daha tanışma fırsatı buluyoruz. Bunlardan biri evdeki hizmetçisi Hannah. Ona sert davranır gibi gözükmesine rağmen içten içte sevgi besleyen Turner'ın son aşkı ise sanatı için başka bir şehre gittiği zamanlarda tanıştığı otel sahibi Sophia Booth oluyor. Özellikle sanatının gerilemeye başladığı yıllarda Sophia'ya ayrı bir ilgi gösteren Turner'ın Sophia'yla olan ilişkisinin ise filmde çok iyi işlendiğine inanmıyorum. Daha doğrusu filmde Turner'ın yakınlarıyla olan ilişkisi genel olarak oldukça sığ bir şekilde işlenmiş. Filmin geneline hakim olan karakterler arasındaki istemsiz ve doğaçlamalı soğuk tavır Leigh'in anlatmak istediğinin aksine seyirciye çok da beklenilen etkiyi yapamıyor. Bu Turner'ın babasının öldüğü sahnede bile geçerli. Buna rağmen karakterin sanat sevgisi ve sanata dair olan görüşlerinin belirtildiği sahneler gerçekten başarılı. Hatta bir grup sanat öğrencisinin resimlerini sergilediği sahnede Turner'ın her birine tek tek fikir verdiği sahne epey başarılı. Bu sahnede Turner'ın bir resme gidip iri bir kırmızı nokta bıraktığı ve ardından gelip noktayı tamamladığı kısım ise şahane.

              Yukarıda bahsettiğim gibi ikili ilişkilerin güçlü bir şekilde işlenmemesi "Bay Turner"ı üst seviyelere çıkamamasını sağlamakta. Ama bunda belki Timothy Spall'ın performansının da etkisi fazladır. Cannes Film Festivali'nde ödül alan Spall'dan beklentimin yüksek olmasından mıdır bilemiyorum, açıkçası Spall'ı pek beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Film boyunca sadece homurdanıp, inleyerek ilginç bir karaktere imza atan Spall, filmi sadece ve sadece tek mimikle bitiriyor. Daime kaşları çatık, dudakları büzük olan ünlü oyuncunun ağlama sahnesi bile bir garip. Gülmekle ciddiye almak arasında kalarak izlediğim sahnede ne tepki vereceğime karar veremedim. Bu arada, Spall'a kesinlikle kötü demiyorum; ama yeterince iyi olduğuna da en azından şu anlık düşünmüyorum. Öte yandan, paragrafı bitirmeden Gary Yershon'un film kadar sıra dışı müziklerine de değinmek lazım. Karakterin irite edici tavırlarını seyircinin duyuran bir temaya imza atan Yershon'un besteleri filmin artılarından.

              J.M.W. Turner
              Özetlemek gerekirse; ressam J.M.W. Turner'un hayatını beyaz perdeye taşıyan "Mr. Turner / Bay Turner", karakterin ikili ilişkilerini yeterince etkileyici bir şekilde ele alamamasına rağmen hikayeyi işleyiş biçimiyle seyirciye sıra dışı bir biyografi sunmayı başarıyor. Ressamın sanatçı kişiliğine güzelce değinmesini bilen filmde Timothy Spall'ın Cannes Film Festivali ödüllü Turner performansı ise filmin en tartışmaya açık noktası.

              2014 Cannes Film Festivali Ödülleri
              • En İyi Erkek Oyuncu: Timothy Spall
              • Teknik Başarı Ödülü: Görüntü Yönetimi
              2014 Cannes Film Festivali Adaylıkları
              • Altın Palmiye
                  Yönetmen: Mike Leigh
                  Senaryo: Mike Leigh
                  Oyuncular: Timothy Spall, Paul Jesson, Dorothy Atkinson
                  Orijinal Müzik: Gary Yershon
                  Görüntü Yönetimi: Dick Pope
                  Kurgu: Jon Gregory
                  Süre: 150 dk.
                  Ülke: Birleşik Krallık

                  NOT: B+

                  17 Ekim 2014 Cuma

                  #filmekimi2014 Özel: LE MERAVIGLIE / THE WONDERS (2014)

                  >
                  NOT: B-
                  13. Filmekimi
                  Bu sene Cannes Film Festivali'nde yarışan neredeyse tüm filmleri 13. Filmekimi kapsamında izleme şansı bulduğum şu sıralarda festivalden eli ödülle dönmüş filmlerin bende daha fazla merak uyandırdığı bir gerçek. Bir de izlenecek film büyük ödüllerden birini almış olunca beklenti de bir o kadar yüksek oluyor. Bu büyük ödüllerden en büyük ikinci ödül olan Büyük Jüri Ödülü ise beklentinin derecesini siz düşünün.

                  Cannes Film Festivali'nde bir sürü ağır topu geride bırakarak Büyük Jüri Ödülü, yani en iyi ikinci film seçilen İtalyan yapımı "Le Meraviglie / The Wonders / Mucizeler"i izledikten sonra açıkçası böyle bir ödülün nasıl böyle bir filme gittiğine anlam veremedim. Alice Rohrwacher'in yönetmenlik koltuğunda oturduğu film, öncelikle kesinlikle kötü bir film değil; ama bu ödülü hak eden bir film de değil. Taşrada bal üreterek geçinen geniş bir ailenin birbirlerine kenetlenmesini bilindik bir yoldan işleyen filmde yeni bir şey bulmak ne yazık ki çok zor. Ilımlı havasıyla jüriyi etkilediğini düşündüğüm filmin oyuncu kadrosundaki dikkat çekici isim ise Monica Bellucci.

                  Gelsomina ve ailesi
                  Hayatlarını zor kazanan ve maddi açıdan sıkıntıda olan 4 çocuklu bir ailenin sıradan yaşamlarını seyirciye sunan "Mucizeler"in ılımlı yapısı da buradan kaynaklanıyor. Dışarıdan gelebilecek tehlikelerden habersiz olan çocukların etrafta koşuşturduğu, sıkıntıda olmalarına rağmen yaşam sevincini çocuklarından alan anne ve babanın yaşam savaşı verdiği bir taşranın ne kadar göze hitap ettiği ise ortada. Rohrwacher, bizi ailenin rutin hayatına konuk ederek aslında karakterlerle aynı sıkıntıyı hissetmemizi sağlıyor. Maddi sıkıntıyı sanki ben yaşıyormuşum gibi hissederek izlediğim filmde tüm bu sıkıntılardan haberi olan tek çocuk ise ailenin en büyük kızı. Gelsomina. Karakterin o çocuklukla yetişkinlik arasında kaldığı sıkıntı filmin genelinde oldukça güzel bir şekilde hissediliyor. Gelsomina'nın boyundan büyük işlere kalkışması, babası ne derse yapması ve çocukluğunu yaşamayıp kardeşlerine bakması sadece ve sadece ailesini sevmesinden kaynaklanıyor ki, karakterin ailesine sormadan onları bir yarışma programına dahil etmesinin de tek nedeni bu. Yarışmayı kazanırlarsa ailesini kurtaracağına inanan Gelsomina'nın çaresizliği gerçekten iç sıkıcı.

                  Rohrwacher bize sıkıntıyı iliklerimizde hissedeceğimiz bir film sunuyor belki ama bunun Cannes'daki en büyük ikinci ödülle ödüllendirilmesinde pek bir mantık yok. Fazlasıyla bilindik minimalist bir aile trajedisini oldukça realist bir şekilde seyirciye sunan filmin bu sıradan havasının ilgi çekici ve de en önemlisi özgün bir yanını göremiyorum. Ve işin daha da garip tarafı filmin "Leviathan" gibi daha iddialı yapımların önüne geçmesi. Karakterlerin çok yüzeysel ele aldığı filmde bu ailenin neden kendini sahte hayallere bağladığı belli değil. Rohrwacher'ın hayatına dair hiçbir bilgim yok, ama iddialı olmayan bir görüntü çizen filmin kişisel bir proje olduğu çok açık. Oyuncu kadrosunda bile kendi ailesinden biri var. Hatta Gelsomina, kendi çocukluğunu bile temsil ediyor olabilir.

                  Monica Bellucci
                  Kısaca, "Le Meraviglie / The Wonders / Mucizeler" kazandığı Büyük Jüri Ödülü'yle gelen beklentileri karşılayamayan minimalist bir aile dramı olarak karşımıza çıkıyor. Aile sevgisinin önemini vurgulayan ılımlı yapısıyla dikkat çekse de seyirciye çok özgün bir şey sunduğu söylenemez.

                  2014 Cannes Film Festivali Ödülleri
                  • Jüri Özel Büyük Ödülü
                  2014 Cannes Film Festivali Adaylıkları
                  • Altın Palmiye
                  Yönetmen: Alice Rohrwacher
                  Senaryo: Alice Rohrwacher
                  Oyuncular: Alba Rohrwacher, Maria Alexandra Lungu, Sam Louwyck, Monica Bellucci
                  Görüntü Yönetimi: Hélène Louvart
                  Kurgu: Marco Spoletini
                  Süre: 110 dk.
                  Ülke: İtalya

                  NOT: B-

                  16 Ekim 2014 Perşembe

                  #filmekimi2014 Özel: WHIPLASH (2014)

                  >
                  NOT: A-
                  13. Filmekimi
                  Bu seneki filmlerden umudumu kesmek üzereyken Filmekimi listemin ilk 5 filmini henüz daha izlemediğimi farkettim. Bunu farketmem ise listemin üçüncü sırasında bulunan, sene başında beri izlemek için can attığım bir film olan "Whiplash" sayesinde oldu. Filmden sonra resmen yenilenmiş olarak salondan çıktım ve açıkçası hala etkisindeyim. En yakın zamanda tekrar izlemek için can atıyorum.

                  Aldığı Büyük Jüri ve İzleyici Ödülü'yle Sundance Film Festivali'nin gözdesi "Whiplash", geçen sene kısa film olarak izleyicileri mest etmiş, müzisyenlerin dilinden düşüremediği bir film olmuştu. Bu sene uzun metraj olarak vizyon yüzü göreceğini duyduğumda kısa filmi izleyemediğimden kaynaklı bir heyecan içine girmiştim. Filmekimi sayesinde izleme şansı yakaladığım "Whiplash"ın yılın en iyilerinden biri olacağını açıkçası beklemiyordum. Oscar sezonuna girdiğimiz şu zamanlarda sezona bomba gibi bir açılış oldu. Oscar'larda da adından epeyce söz ettireceği kesin gibi. Damien Chazelle'ın yönettiği filmin oyuncu kadrosunda parlayan iki isim ise Miles Teller ve J.K. Simmons,

                  Andrew (Miles Teller)
                  Bir insanın başarıya uzanmak uğruna ne kadar ileri gidebildiğini ve neleri kaybetmeyi (sevgi, aşk, arkadaşlık vb.) göze aldığını seyirciye sunan "Whiplash", bizi çok katmanlı karakterlerin arasına sokarak bir yandan müzik ziyafeti verirken diğer yandan da düşündürmeyi başarıyor. Hayatta bir yere gelebilmek uğruna ruhunu bile satmaya hazır olan insanların mutluluğu en iyi olma kavramı adı altında aradığına bir kere daha değinen filmde müzik öğrencisi olan Andrew'un (Miles Teller) hırsı birçok soruyu da beraberinde getiriyor. J.K Simmons'ın en azından Oscar adaylığı alması gereken müzisyen/müzik hocası Fletcher karakterinin şiddet ve sözlü taciz ağırlıklı eğitimlerinin ne kadar doğru olduğunu durmadan düşündüğümüz filmde insan hayatının bir kıymeti olup olmadığı sorusu da gün yüzüne çıkıyor. Bu dünyada yaşamak için başarının gerekli olduğu gerçeğini seyircinin yüzüne vurmaktan çekinmeyen "Whiplash"in seyirciyi durmadan fikir ayrılıkları içerisine düşürmek için izlediği yol gerçekten mükemmel. Yukarıda da dediğim gibi yönetmen Chazelle'in farklı anlatımı belki de klişe olacak bir hırs öyküsünü adeta bir hayat maratonuna dönüştürmesi tek kelimeyle inanılmaz.

                  Miles Teller'ın rolünün hakkını vermek için adeta kendini yırttığı (Oscar alarmı) filmde Andrew'in içinde hırs canavarını uyandıran kişi Fletcher'ın olacağının sinyalleri daha ilk saniyelerden veriliyor. Fletcher'ın normalin yakınından bile geçmediğini söylememe gerek yok sanırım. Söz konusu sanat oldu mu insan hayatının gözünde beş para etmediği bir hoca olan Fletcher'ın yıllar önceki öğrencisinin öldüğünü öğrendiği sahnede bunu görmek mümkün. Ne kadar iyi bir insan olduğuna değil de ne kadar iyi bir müzisyen olduğuna değinerek ağlayan karakterin tek üzüldüğü şeyin bir müzisyeni kaybetmek olduğu çok açık. İşin daha da acı tarafı ise eski öğrencisinin ölüm şekli olsa gerek. Andrew'le karşılıklı oturduğu sahnede Fletcher'ın sanat aşkıyla yanıp tutuştuğuna bir kere daha tanıklık ediyoruz. Sonuçta Fletcher'ın da dediği gibi eğer Jo Jonhson, Charlie Parker'ın kafasına küllük atmasaydı bugün Bird gibi bir müzisyeni dinleyemiyor olacaktık. Veya babası Michael Jackson'ı 5 yaşında beri çalıştırmayıp, kemerle dövmeseydi belki bugün Michael Jackson olmayacaktı. İşte böyle önemli detaylarla seyirciyi ters köşeye yatırmayı başaran filmde seyirci olarak kendimi ilginç bir felsefenin içinde buldum. Ve tabii filmin sanki bir yarış veya aksiyon filmini izliyormuşcasına heyecanlandıran o finali bu felsefi düşünceyi zirve noktasına taşımakta.

                  "Whiplash" hakkında tabii söylenecek çok söz var. Ama yakın çekimlerin hızlı kurgusuyla mükemmel bir harmoni eşliğinde seyirciye sunulduğu filmde Miles Teller ve J.K. Simmons'ın birlikte paylaştığı sahneler filmi muhteşem yapan belki de en önemli özellik olduğunu söylemem gerek. Justin Hurwitz imzalı müziğin her yaştan seyirciyi kendine bağlayan müzikleri filmden çıktıktan sonra da peşinizi bırakmıyor. Tüm bu etki altında hatırladığınız tek şey ise Andrew ve Fletcher'ın kozlarını paylaştığı o muazzam zirve noktası. Birbirinin aynısı iki karakterin de tüm çirkefliğini ortaya çıkardığı bu müzik resitalinde karakterlerin vücut dilleriyle konuştuğu bir sanat eserine tanıklık ediyoruz adeta. Chazelle'in yılın en iyi sekanslarından birine imza attığı filmde sınırları aşmak için ne kadar ileri gitmek gerektiği sorusu bir kere daha su üstüne çıkıyor. Bu arada, sanatın toplumun gözündeki değerine de değinmeden geçmeyen yönetmen, bunu da ailelerin çocuklarının sadece futboldaki veya derslerdeki başarılarıyla övündüğü yemek sahnesinde özetlemiş. Ülkenin en iyi orkestralarından birinde olmasına rağmen ailesinin Andrew'ın başarısını tamamen görmezden geldiği bu sahneyi oldukça beğendiğimi özellikle belirtmek isterim.

                  Fletcher (J.K. Simmons) ve Andrew
                  Sonuç olarak; J.K. Simmons ve Miles Teller'ın Oscar adaylığı alması gereken muhteşem performanslarıyla öne çıktığı "Whiplash", hırs ve başarı üzerine olan derin senaryosuyla yılın tartışmasız en iyi filmlerinden biri. Baş döndürücü kurgusuyla soluksuz bir seyir keyfi sunan filmden çıktıktan sonra kendinize gelmeniz zaman alacak. Filmin müziklerini filme gitmeden iPod'unuza atmanızı öneririm, film bitiminde ihtiyaç duyabilirsiniz.

                  2014 Cannes Film Festivali Adaylıkları
                  • Queer Palm
                  2014 Sundance Film Festivali Ödülleri
                  • Büyük Jüri Ödülü
                  • İzleyici Ödülü
                  Yönetmen: Damien Chazelle
                  Senaryo: Damien Chazelle
                  Oyuncular: Miles Teller, J.K. Simmons, Melissa Benoist
                  Orijinal Müzik: Justin Hurwitz
                  Görüntü Yönetimi: Sharone Meir
                  Kurgu: Tom Cross
                  Süre: 106 dk.
                  Ülke: ABD

                  NOT: A-

                  #filmekimi2014 Özel: PASOLINI (2014)

                  >
                  NOT: C
                  13. Filmekimi
                  13. Filmekimi'nin son günlerine girdiğimiz şu günlerde Filmekimi'nde izlemek istediğim ilk 10 filmi neredeyse tamamlamaya başladım. Şu ana kadar hepsi genel olarak standartların üzerindeydi, ta ki Abel Ferrara'nın yönetmenlik koltuğunda oturduğu "Pasolini"yi görene kadar. Sanırım "The Search / Arayış"la beraber festivalin en zayıf filmi.

                  Pier Pasolini'nin şüpheli ölümüne ışık tutmaya çalışan Abel Ferrara, mentorunu onurlandırmak adına oldukça gereksiz ve anlamsız bir filme imza atmış diyebilirim. Yılın en ruhsuz ve en sığ filmlerinden biri olan "Pasolini"nin kişisel bir proje olduğu her halinden belli oluyor; başta 86 dakikalık kısa süresi olmak üzere birçok detayın filmin kalitesi hakkında şüphe uyandırdığı belli. Filmi izledikten sonra da tüm şüphelerin doğru çıkması beni gerçekten üzdü; çünkü başrolde Willem Dafoe'nun olduğu bir biyografiden böyle zayıf bir film doğal olarak beklemiyordum. 2014 Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan için yarışan filmin oyuncu kadrosundaki diğer isimler ise Riccardo Scamarcio ve Ninetto Davoli. Ama onların da performanslarının iyi olduğunu söylemek mümkün değil.

                  Pasolini (Willem Dafeo)
                  Pasolini'nin "120 Days of Sodom" filminden hemen sonra geçen "Pasolini"nin sorunları daha ilk dakikalarından itibaren başlıyor. Efsanevi İtalyan yönetmeni mükemmel bir Amerikan aksanıyla hayat veren Willem Dafeo, açıkçası bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Tabii bunda yönetmen Abel Ferrara'nın hatası epey büyük. Dafeo gibi bir oyuncunun hiçbir aksana başvurmadan karakterini bu kadar tek düze bir şekilde oynaması filmi ciddiye almamı zorladı. Oyuncunun gözlerinde zaten hep bir gözlüğün olduğunu düşünürsek seyirciyle göz temasına bile girmeyen bir karakterin samimiyet yaratması beklenemez. İşin daha da ilginç tarafı Pasolini'nin ailesiyle bile İngilizce konuşması. Zaman zaman İtalyancaya başvuran filmdeki dil kararsızlığı beni bir yerden sonra çileden çıkardı.

                  Filmin bir diğer zayıf yeri ise Pasolini'nin yarım kalmış filmi haricinde ünlü yönetmene ait hiçbir bile önemli noktaya değinmeyen filmin hikayesi. Pasolini'nin ailesiyle ve arkadaşlarıyla olan ilişkilerinin oldukça zayıf olması bir yana yönetmenin sanatına dair de pek bir şey barındırmayan filmde Pasolini'nin ölüm nedeninin eşcinsel olmasına dayandırılması filme son noktayı koydu adeta. Ferrara hala 2000'li yıllarda yaşıyor sanırım. Yoksa böyle gereksiz, yapmacık aynı zamanda defalarca işlenmiş bir duyarlılık çabasına girişmezdi belki diye düşünüyorum. Bu arada, filmin başındaki Pasolini'nin daha doğrusu Dafeo'nun gençliğine benzeyen bir adamın bulunduğu toplu seks sahnesine de bir gram anlam veremedim. Anlam vermek de istemiyorum. Ayrıca, filmin finali de çok zayıf. Pasolini'nin ölümünün ardından annesinin verdiği tepkiye yer veren Ferrara'dan böyle bir ajitasyon görmek hiç hoş olmadı.

                  Pasolini
                  Kısaca "Pasolini", Pier Pasolini'nin şüpheli ölümüne dair gereksiz ve anlamsız bir film olarak sinema tarihine adını yazdırıyor. Willem Dafeo'nun mükemmel Amerikan aksanıyla hayat verdiği İtalyan yönetmen herhalde daha kötü bir şekilde beyaz perdeye uyarlanamazdı.

                  2014 Venedik Film Festivali Adaylıkları
                  • Altın Aslan
                  Yönetmen: Abel Ferrara
                  Senaryo: Maurizio Braucci, Abel Ferrara, Nicola Tranquillino
                  Oyuncular: Willem Dafoe, Riccardo Scamarcio, Ninetto Davoli
                  Görüntü Yönetimi: Stefano Falivene
                  Kurgu: Fabio Nunziata
                  Süre: 86 dk.
                  Ülke: İtalya, Fransa, Belçika

                  NOT: C

                  15 Ekim 2014 Çarşamba

                  #filmekimi2014 Özel: THE SEARCH (2014)

                  >
                  NOT: C+
                  13. Filmekimi
                  Çok iyi hatırlıyorum 2014 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışacak filmleri tek tek duyduğumda ne kadar heyecanlanmıştım anlatamam. Nuri Bilge Ceylan dışında birbirinden ünlü yönetmenlerin isimlerini duyduğum listenin bize tam bir film festivali yaşatacağına adım gibi emindim. Gel gelelim Filmekimi sayesinde izleme şansı yakaladığımız Altın Palmiye adaylarının çoğu bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığının en büyüğünü ise "The Artist" (2011) sayesinde Oscar kazanan Michel Hazanavicius'un yeni filmi "The Search / Arayış"da yaşadım.

                  Çeçen Savaşı'nda Rusların Çeçenlere yaptığı zulmü konu alan "Arayış" tek kelimeyle tam bir karmaşa. Açıkçası Michel Hazanavicius'un bile ne yaptığını bildiğini sanmıyorum. Filmde her şey birbirine karışmış durumda. Oyuncular bile şaşkınlık halinde. Bérénice Bejo ve Annette Bening gibi Oscar adaylığı bulunan oyuncuların yüz kızartan performanslarına şahitlik ettiğimiz filmin tek güzel yanı başroldeki çocuk oyuncu Abdul Khalim Mamutsiev. Onun dışında 2 buçuk saate yakın süresiye kök söktüren filmin seyirciye zor anlar yaşattığını söyleyebilirim.

                  Hadji ve Carole
                  "Arayış" aslında beklentileri yükselten bir açılış yapıyor. Askerlerin Çeçenlere yaptığı zulmü bir video kameradan izlediğimiz filmde kan dondurucu bir gerçekçiliğe şahit oluyoruz ta ki silahlar ateşlenene kadar. After Effects'le yapıldığı belli olan silah patlamalarıyla bir anda filmle ilgili düşüncelerim değişti. Yine de erken karar vermemek adına dikkatimi topladım ve izlemeye devam ettim tabii. Annesi babası öldürülen küçük Hadji'nin bebek kardeşiyle askerlerden kaçma çabası biraz da olsa filmi izlenir bir şeride soktu. Kardeşine bir eve bırakan Hadji'nin şehre varıp Çeçenistan'da olanları duyurmak için çalışan Carole'la (Bérénice Bejo) karşılaşmasıyla her şey düzelmemek üzere tepetaklak oldu.

                  Öncelikle Çeçence dışında başka dil bilmeyen 5-6 yaşlarındaki Hadji'yle film boyunca Fransızca konuşarak anlaşan Carole'u izlerken filmi bir saniye bile ciddiye alamadım. Çok uğraştım, ama ne yazık ki olmadı. Buna bir de Bejo'nun korkunç derecede kötü aksanlı İngilizcesi eklenince durum daha da kötü bir hal aldı. Sırf İngilizce bildiğini iyi göstermek adına repliklerini hızlı okuyan ve bunu yaparken neredeyse tüm kelimeleri yutan Bejo'nun bu kadar kötü bir performans sergileyeceği aklımın köşesinden geçmezdi. Fransızca konuştuğu zamanlarda normale dönen performansıyla durumu kurtarmaya yaklaşan Bejo'nun Bee Gees şarkısıyla dans ettiği sahnede ise durum hiç olmadığı kadar kötü hale geldi. Açıkçası izlerken Bejo'nun yerine ben utandım.

                  Sahnelerin oldukça özensiz bir şekilde tasarlandığı filmde Fransızca sahneler dışındaki tüm sahnelerin yoksulca yazıldığı her halinden belli. Zaten film hakkındaki bilgilere baktığımızda da bunu görmek mümkün; çünkü görüldüğü kadarıyla senaryoyu Michel Hazanavicius hiç çevirmen yardımı almadan kendi hazırlamış. Açıkçası ben hiçbir senaristin birbirinden epeyce farklı 3-4 dili yardım almadan doğal bir şekilde kağıda dökebileceğini düşünmüyorum. Özellikle İngilizce sahneler o kadar özensiz bir şekilde kaleme alınmıştı ki filmden çıktıktan sonra "The Artist", iyi ki sessiz çekilmiş dedim. Hatta güzel bir örnekle paragrafı sonlandırayım. Bir sahnede Helen (Bening) Hadji'nin ablasına İngilizcesinin neden çok iyi olduğunu soruyor, kızın cevabı ise hep Amerika'da okumak istemiştim oluyor. Kim ne derse desin ben soru ile cevap arasında hiçbir mantıklı bağıntı göremiyorum ne yazık ki. Bunun gibi daha birçok örnek var hepsine burada yer vermek biraz uzun olur.

                  Filmde yer alan bir diğer konu ise Rus askerlerinin ordu içinde maruz kaldığı tacizlerin askerler üzerindeki etkisi. Defalarca işlenen bir tema olmasına rağmen yine de filmin artılarından biri olarak haneye adını yazdırıyor. Normal bir hayat yaşayan Kolia'nın bir anda kendini askerde bulmasıyla zamanının sistemine ciddi bir eleştiride bulunan filmde Kolia'nın tacizler yüzünden yolunu kaybederek kötü ve acımasız bir insan gelmesi gerçekten düşündürücü. Bu arada, filmin düşündüren bir başka unsuru da Bejo kadar silik bir performans veren Annete Bening'in neden David Bowie'ye benzetildiği. Zaten yeterinde kalitesiz repliğe sahip olan Bening'in bu benzerliği Bowie severlere ne düşündürecek merak ediyorum. Yazıyı bitirmeden filmin beğendiğim tarafından da bahsedeyim. Filmin Çeçen Savaşı hakkında bir duyarlılık yarattığını düşünüyorum.

                  Kolia
                  Sonuç olarak yılın en hayal kırıklığı yaşatan filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm "The Search / Arayış", gereksiz uzun süresi, başarısız oyuncu performansları ve kalitesiz replikleriyle Michel Hazanavicius'dan epey aşağısında kalan bir yapım. Hazanavicius keşke bunu da "Artist" gibi sessiz çekseydi, belki o zaman daha etkili bir filme imza atabilirdi.

                  2014 Cannes Film Festivali Adaylıkları
                  • Altın Palmiye
                  Yönetmen: Michel Hazanavicius
                  Senaryo: Michel Hazanavicius
                  Oyuncular: Bérénice Bejo, Annette Bening, Maksim Emelyanov
                  Görüntü Yönetimi: Guillaume Schiffman
                  Kurgu: Anne-Sophie Bion, Michel Hazanavicius
                  Süre: 149 dk.
                  Ülke: Fransa, Gürcistan

                  NOT: C+

                  #filmekimi2014 Özel: JIMMY'S HALL (2014)

                  >
                  NOT: B
                  13. Filmekimi
                  13. Filmekimi tüm hızıyla sürerken 2014 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışmış çoğu filmi de tek tek görmeye başladık. Bunlardan biri de İngiliz yönetmen Ken Loach'ın son filmi "Jimmy's Hall / Özgürlük Dansı"ydı. Yönetmenlik koltuğunda Loach'ın oturması ve filmin Cannes'da yarışması sebebiyle önemli olduğunu düşündüğüm filmi genel olarak beğendiğimi söylemeliyim.

                  İrlandalı komünist lider James Gralton'ın hayatını konu alan film, özgür irade ve düşüncenin savunucusu Gralton'ın İrlanda'dan atılmasına neden olan hareketlerini seyirciye sunuyor. Özgürlük gibi evrensel bir temayla ilgi çekmeyi başaran filmde İrlanda'nın komünizm ile ilgili sınavını da izlemek mümkün. 90'lı yılların İrlanda filmlerini hatırlatan havasıyla zaman zaman nostaljik bir seyir sunan filmin hikayesinin ise özgün olduğunu söylemek mümkün değil. Buna rağmen kendine ait kalitesine her filminde gösteren Loach'ın yine çizgisinden çıkmadığı bir film olan "Özgürlük Dansı"nın Loach hayranlarını memnun edeceğini düşünüyorum.

                  Jimmy (Barry Ward)
                  Filmin konusuna gelirsek: 10 yıl sonra tekrardan İrlanda'ya, yani evine dönmeyi başaran James "Jimmy" Gralton'ın tek amacı yaşlı annesiyle beraber bir süre sakin bir hayat yaşamaktır. Tarlada çalıştığı bir gün evine dönerken 10 yıl önce kapatılan dans salonun tekrardan açılmasını isteyen bir takım gençle karşılaşır. Sadece dans değil aynı zamanda özgür fikirlerin paylaşıldığı kültürel bir ortam olan bu salonu tekrardan açmak istemeyen Jimmy, kendinin 10 yıl önceki halini gördüğü bu gençlerin öğrenme ateşine yenik düşerek salonu tekrardan açar ve 10 yıl önceki defterleri tekrardan açılmasına sebep oluyor. Başta kasabanın rahibi olmak üzere komünizm karşıtı herkesin nefretini üzerine çeken Jimmy, bir anda kendini 10 yıl önceki pozisyonda bulur.

                  Günümüzde bile hala özgür düşüncenin yasaklandığını göz önünde bulundurursak "Özgürlük Dansı", ele aldığı bu evrensel temayla her türlü sanatseverin ilgisini çekeceği belli. Buraya kadar her şey güzel, şimdi işin kötü yanına gelelim: film de zaten bundan ibaret. Yani "Özgürlük Dansı", bilindik yollardan ilerleyen bir özgürlük hikayesinden daha öte değil. Açıkçası salondan ilk çıktığımda Loach'ın başarılı bir iş çıkardığını düşünüyordum, gerçi düşüncem de hala bir değişiklik yok. Değişen şey filmde işlenen temanın defalarca işlenmiş olduğunu hatırlamam. Film, tüm zorlukların üstesinden gelmeye çalışan halkın sevdiği bir özgürlük savaşçısının çabalarının sonucu olumlu veya olumsuz olsun gençlere ilham vermeyi başarmasından başka bir şey değil. Bu arada oldukça klişe olduğunu düşündüğüm yarım kalmış aşk hikayesinin filme dahil olduğunu da belirtmek gerek. İşte bu kıstaslar nedeniyle Loach'ın son filmi zaman geçtikçe etkisini yitiren bir film olarak hafızalara kazınıyor.

                  "Özgürlük Dansı"nın elindeki metni olabilecek en iyi şekilde kullandığı bir gerçek. Jimmy'nin başta rahip olmak üzere tüm karşıt düşünceli insanlarla olan mücadelesi klişe belki, ama Barry Ward'ın başarılı performansıyla izlenmeye değer. Loach'ın filme ayrı bir hava katan granüllü görüntü yönetimi ve yeşilin her tonunu görebildiğimiz İrlanda çekimleri de bir o kadar klas.

                  Jimmy'nin Toplantıları
                  Kısaca, Ken Loach'ın elindeki malzemeyi olabildiğince gerçekçi ve sade bir şekilde beyaz perdeye aktardığı "Jimmy's Hall / Özgürlük Dansı", ünlü yönetmenin en iyi filmlerinden biri olmasa da kalitesini gösterdiği bir film olmuş. Bilindik özgürlük savaşı temalı hikayelerinden sıkılmayan seyircileri veya Loach hayranlarını memnun edecek filmde öne çıkan özellik ise başroldeki Barry Ward'ın samimi performansı.

                  2014 Cannes Film Festivali Adaylıkları
                  • Altın Palmiye
                  Yönetmen: Ken Loach
                  Senaryo: Paul Laverty, Donal O'Kelly
                  Oyuncular: Barry Ward, Simone Kirby, Andrew Scott
                  Orijinal Müzik: George Fenton
                  Görüntü Yönetimi: Robbie Ryan
                  Kurgu: Jonathan Morris
                  Süre: 109 dk.
                  Ülke: Birleşik Krallık, İrlanda

                  NOT: B

                  14 Ekim 2014 Salı

                  #filmekimi2014 Özel: IL-DAE-IL / ONE ON ONE (2014)

                  >
                  NOT: B
                  13. Filmekimi
                  13. Filmekimi'nin en merak ettiğim filmlerinden biri olan ünlü yönetmen Kim Ki-duk'un bu seneki filmi "Il-dae-il / One on One / Bire Bir", benim için yılın sürprizlerinden biri oldu diyebilirim. Her ne kadar klişe bir düşünce yapısı barındırsa da Kim Ki-duk'un son zamanlarındaki filmlerine bakıldığında "Bire Bir"in daha profesyonel bir şekilde çekildiğini anlamak mümkün. "Pieta / Acı" (2012) ve "Moebius"a (2013) nazaran daha profesyonel bir iş çıkaran yönetmenin "Bire Bir"le açıkçası son yıllarda yaptığı en film gibi filmi olduğunu söyleyebilirim. (Diğer iki filmin eleştirisini okumak için film isimlerine tıklayabilirsiniz.)

                  Güney Kore sinemasını ve Kim Ki-duk'u tanıyanların da tahmin edebileceği gibi "Bire Bir" de bir intikam hikayesini barındırıyor. Tabii olay örgüsü "Acı"da olduğu gibi şaşırtıcı değil, yani öyle şok edici bir unsur barındırmıyor. Gücünü daha çok politik düşünce yapısı ve vicdan duygusundan alan filmin açıkçası "Acı" ve "Moebius"a nazaran daha olgun bir tema üzerinden gittiğini söylemek mümkün.

                  Bire Bir
                  Yıllar önce küçük bir kızın birkaç kişi tarafından öldürülmesiyle açılış yapan film, asıl açılışını sevgilisiyle yemekten dönen bir adamın bir grup sahte asker tarafından kaçırılıp yıllar önce işlediği bu suçu itiraf etmesi için işkence görmesiyle yapıyor. Bunu daha bir sürü kaçırılma ve işkence sahnesinin takip ettiği filmde hayatı bağışlanan ilk karakterin intikam hevesiyle grubun sırlarını keşfetmeye başlaması ise fazla uzun sürmüyor. İşkence görenlerin bazılarının yaptıklarından pişmanlık duyduğunu, bazılarının ise devlet için önemli olduğuna inandığını gördüğümüz filmde Kim Ki-duk, insanlar arasındaki fikir ayrılıklarına dikkat çekiyor. Liderin intikam hırsı yüzünden gözünün zamanla karardığına tanıklık ettiğimiz filmde karakterin gittikçe intikam aldığı kişilere benzemesi de çok şaşırtıcı olmuyor. İnsanların güç karşısında ne kadar aciz olduğunu bir kere daha seyirciye sunan Ki-duk'un  Karşılıklı intikam hikayeleri ve şiddet sahneleriyle bir yerden klasik Kim Ki-duk filmlerini aratmayan filmdeki felsefik atışmalar oldukça klişe olmasına rağmen ünlü yönetmenin son filmlerine kıyasla filmin oldukça güzel noktalara değinmeyi başardığını söylemeliyim.

                  Filmi beğenmemdeki en büyük etken kuşkusuz Kim Ki-duk'un bu filmini son iki filminin aksine daha profesyonel bir kamerayla çekmiş olması. Açıkçası film bittikten sonra Güney Koreli yönetmenden sonunda film gibi bir film izleyebildim dedim. Öte yandan, karakterler arasında doğruyla yanlış ve iyiyle kötü gibi zıt kavramların durmadan tartışılması filmi anlamlı bir zemin üzerinde tutmuş. En azından izlerken senaryo üzerinde iyice düşünülmüş izlenimi veriyor. "Acı" kadar şok edici bir intikam hikayesi seyirciye sunamasa da filmdeki karakterleri durmadan sorguladığımız bir gerçek. Haklı olduğunu düşündüğümüz karakterin durmadan değiştiği ve bir noktadan itibaren siyasetin kişisel çıkarlar için kullanıldığını özetleyen filmde vicdan kavramı üzerinde durulması da hoş olmuş. Ama tabii bunların hepsi yeni mi dersek, tabii ki değil. Bir de işin içine Uzak Doğu sinemasının özelliği olan olayların abartı bir şekilde anlatımı girince hikaye bir süre sonra tam bir melodramaya dönüşüyor. Yine de oyuncuların performanslarını oldukça başarılı bulduğumu belirtmek isterim. Özellikle lider rolündeki Ma Dong-seok, performansıyla filmin en öne çıkan ismi.

                  Lider (Ma Dong-seok)
                  Sonuç olarak, teknik açıdan Kim Ki-duk'un son filmlerine göre oldukça başarılı bir çizgi çizen "Il-dae-il / One on One / Bire Bir", bilindik ama olgun temasıyla ünlü yönetmenin son yıllarda yaptığı filmlere kıyasla en başarılısı. Ama bu tabii ki filmin muhteşem olduğunu göstermiyor. Klişe ve melodramatik yapısıyla bir yerden sonra tekrar ediyormuş hissi uyandıran filmin süresinin de olması gerektiğinden uzun olduğunu belirtmek gerek. Başroldeki Ma Dong-seok ise filmin en büyük artısı.

                  Yönetmen: Kim Ki-duk
                  Senaryo: Kim Ki-duk
                  Oyuncular: Dong-seok Ma, Young-min Kim, Yi-Kyeong Lee
                  Süre: 122 dk.
                  Ülke: Güney Kore

                  NOT: B

                  13 Ekim 2014 Pazartesi

                  #filmekimi2014 Özel: FUTATSUME NO MADO / STILL THE WATER (2014)

                  >
                  NOT: B
                  13. Filmekimi
                  13. Filmekimi açılışını sonunda yapabilmenin mutluluğuyla 2014 filmlerini incelemeye festivalde izlediğim filmlerle devam edeceğim. İnceleyeceğim ilk film ise Naomi Kawase'nin Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışan filmi "Futatsume No Mado / Still the Water / Dingin Sular".

                  Kawase'nin kendi filmini başyapıt olarak ilan ederek gözleri üzerine çektiği bir yapım olan "Dingin Sular", tahmin edildiği gibi ne bir başyapıt ne de başyapıta yakın bir film. Belki de filmin bu kadar eleştirilmesindeki en büyük neden Kawase'nin yaptığı bu gereksiz açıklamadır; çünkü filmin Cannes'dan eli boş döndüğünü düşünürsek seyircinin filmi merak etmesindeki tek neden bu açıklama; fakat  bu demek değil ki "Dingin Sular" kötü bir film. Japon filmlerinde çokça rastlanan aile temasının odak alındığı film, ailevi değerlere değinerek aslında oldukça önemli noktalara parmak basıyor. Seyircinin Japon kültürüne hiç olmadığı kadar farklı bir açıdan bakmasını sağlayan film, bu yapısıyla da ilgiyi az da olsa hak ediyor.

                  Kyoko
                  Kendi hayatında zorluklar yaşayan birden çok karakterin birbirleriyle olan iletişimini konu alan filmde ağırlık olarak annesi ölüm döşeğinde olan bir kızın ölümle tanışması ve annesine kızgın olan bir çocuğun annesinin değerini anlaması anlatılıyor. Neredeyse tüm karakterlerin geçmişe bağlı yaşadığı hikayede en dikkat çekici nokta ise hayatın bir deniz veya okyanusa benzetilmesi. Nasıl derin suların zeminine erişmek mümkün değilse hayatta merak ettiğimiz her sorunun cevaıbını bulmanın imkansız olduğunu savunan film, ölüm ve yaşam gibi kavramalar üzerinden seyirciye felsefik ama bir o kadar da basit bir düşünce fırtınasının içine sokuyor. Aşkın ve sevginin hiçbir zaman bitmediğini, zaman geçtikçe sadece şekil değiştirerek sonsuzluğa uzandığını da anlattığın belirtmek gerek. Bunları da çoğunlukla ana karakter Kyoko'nun babası, büyük babası ve kendisi üzerinden anlatmakta.

                  Filmin en büyük eksiğine gelirsek o da olması gerektiğinde yaklaşık yarım saat daha uzun olması. Rahatlıkla 1 buçuk saate indirgenebilecek filmde yer verilen Japon kültürüne ait sahneler açıkası bana gereksiz geldi. Ölüm döşeğindeki kişi yapılan danslardan, aile içerisinde söylenen şarkılara kadar daha çok Japon seyirci kitlesinin ilgisini çekebilecek detaylar filmi gereksiz yere uzatmış. Kawase'nin filmini severek yaptığına kuşku yok. Lakin yer verdiği bu tarz sahnelerle bunu görmek de mümkün. Açıkçası bu tarz bir yaklaşımın özellikle böyle ağır tempolu bir filmde ne kadar gerekli olduğu tartışılır. Kuşbakışı deniz çekimleri her ne kadar güzel olsa da gece çekimlerinin oldukça karanlık olduğu filmin ışıklandırmasını pek başarılı bulduğumu söyleyemeceğim. Eğer izlediğim salonda herhangi bir teknik yetersizlik yoksa bu tamamen filmin teknik yetersizliğinden kaynaklanıyordu. Kawase belki bunu filmin karanlık atmosferine katkı sağlaması için yapmış olabilir, çünkü bu karanlık sahnelerde film daha boğucu bir hale geliyor. Eğer değilse de bence biraz daha farklı bir yol izlenebilirdi.

                  Naomi Kawase ve Ekibi
                  Özetlemek gerekirse; yönetmen Naomi Kawase'nin iddia ettiğinin aksine bir başyapıt olmaktan çok uzak olan "Futatsume No Mado / Still the Water / Dingin Sular", ağır temposu ve uzun süresine rağmen önemli ailevi temalara değinmesi sebebiyle seyircinin kendinden bir şeyler bulabileceği bir film.

                  Yönetmen: Naomi Kawase
                  Senaryo: Naomi Kawase
                  Oyuncular: Nijirô Murakami, Jun Yoshinaga, Miyuki Matsuda
                  Orijinal Müzik: Hashiken
                  Süre: 121 dk.
                  Ülke: Japonya

                  NOT: B

                  THE AMAZING SPIDER-MAN 2 (2014)

                  >
                  NOT: B
                  2014 resmi açılışını her ne kadar film festivalleriyle yapmış olsam da tam açılışını bu yazıyla yaptığımı itiraf etmeliyim. Biraz geciktim evet, ama bunun birçok nedeni var. Sene sonuna doğru umarım bu gecikmenin meyvelerini alacağım. 2014'ün açılışını öncelikle blockbuster'larla yapacağımdan ötürü içlerinden zayıf halkalarla buna başlamak istiyorum. En azından benim beklentilerimin altında kalmış filmlerden kaliteli olduğunu düşündüklerime doğru giderek tüm önemli gördüğüm filmleri vizyonla doğru orantılı olarak inceleyeceğim. İşte bu sıralamaya göre açılışı yakın zamanda raflarda yerini alan bir filmle yapmanın uygun olacağını düşündüm.

                  Yılın merakla beklediğim çizgi roman uyarlamalarından biri olan "The Amazing Spider-Man 2 / İnanılmaz Örümcek-Adam 2" için düşüncelerimin karışık olduğunu söyleyerek yazıya başlamak istiyorum. Yeni Örümcek-Adam serisi hakkındaki görüşlerimi serinin ilk halkasına dair olan incelememde (buradan okuyabilirsiniz) açıklamıştım. İşte bu yüzden ikinci filmden beklentilerim de bir o kadar fazlaydı. Ama ortaya çıkan durum hem beğenmekle beğenmemek arasında kaldı benim için; çünkü serinin devam filmi çizgi roman uyarlaması bazında birçok beklentiyi karşılarken film olarak ilki kadar başarılı değil. Karakter tasarımları, baz alınan sadık hikaye ve görsel efektler yine ilk seriden çok daha iyi belki ama filmin olay örgüsü ne yazık ki yetersiz.

                  Örümcek Adam (Andrew Garfield) ve Electro (Jamie Foxx)
                  Hatırlarsanız ilk bölümün sonunda kahramanımız Peter Parker, Gwen'in babasına Gwen'le birlikte olmayacağına dair söz vermiş ardından da Gwen'e ve seyirciye sözünü tutmayacağına dair sinyaller vermişti. İşte serinin bu bölümünde de olayların tahmin edildiği gibi ilerleyerek Gwen'le Peter'ın beraber olduğunu görüyoruz. Gwen bu durumdan memnun olsa da Peter, Gwen'in babasına verdiği söz yüzünden kendiyle ciddi bir savaş içindedir. Örümcek Adam olmasından dolayı düşmanlarının Gwen'e zarar vermek isteyeceğini düşünmesinden ötürü Peter, ilişkiyi durmadan bitirmeye çalışmakta ama duygularına yenilip başarılı olamamaktadır. İşte bu karmaşık durumlar içerisinde gördüğümüz karakterin işleri yeni düşman Electro'nun devreye girmesiyle daha da zorlaşır. Tabii işler sadece bununla sınırlı kalmayacaktır; çünkü en yakın arkadaşı Harry Osborn'un baba mirası hayatta kalma mücadelesi Örümcek Adam'a unutamayacağı bir trajedi ağı örmektedir.

                  İlk olarak filmin beğendiğim noktalarından bahsederek başlamak istiyorum. İlk filmde olduğu gibi bu filmin de çizgi romana yakın olması tabii ki benim için filmin en büyük artılarından biri oldu. Örümcek-Adam'ın kostüm detaylarının ilk filme kıyasla daha iyi olduğu filmde Peter Parker ile Gwen arasındaki ilişki de bir o kadar derin. Bunun yanında karakterlerin önceki üçlemeye göre daha gerçekçi bir şekilde tasarlandığını belirtmeliyim. Özellikle bu filmde Harry Osbourn olarak izlediğimiz Green Goblin / Yeşil Cin karakteri tam olmuş. İlk üçlemedeki gibi maske kullanmak yerine makyajı tercih eden ekip, Yeşil Cin'in o ürkünç havasını bu sefer tam anlamıyla seyirciye hissettirmeyi başarıyor. Öte yandan, son Örümcek Adam çizgi romanlarındaki tasarımlardan yola çıkılarak hazırlanan Electro'da filmin renkli havasına uyum sağlamayı başarmış. Her ne kadar Jamie Foxx'un Max Dillon yorumu Joel Schumacher'in "Batman" filmlerini andırsa da Oscarlı oyuncunun Electro yorumunu beğendim. Tabii bunda başarılı görsel efekt ve ses tasarımının da etkisi fazla. Gergedan için ise fazla bir şey söyleyemeceğim çünkü bir hayal kırıklığı olarak filmde sadece 5 dakika gözüküyor. Karakter tasarımı hakkında düşüncelerim ise şu an için olumlu.

                  Görsel efektlerle bezenmiş aksiyon sahneleriyle seyircinin gözünü boyamayı başaran filmin en zayıf tarafı ise ne yazık ki filmin klişe bir şekilde işleniş tarzı. Filmin finali nedeniyle Gwen ile Peter arasındaki sahneleri uzatarak ikilinin seyirciyle duygusal bir bağ oluşturmaya çalışan yönetmen Marc Webb'in bu yöntemi tam tersi bir etki yaratıyor. Zaten filmin 142 dakikalık süresine baktığımızda bile bunu farketmek mümkün. Sonuçta Örümcek Adam gibi bir filmden insan ister istemez Örümcek Adam'ı görmek istiyor ve Peter ile Gwen arasındaki sahnelerin bu derece uzun olması filmin hızını fazlasıyla düşürüyor. Üzerine bir de ilk filmde dozajında bir şekilde verilen gençlik havasının bu filmde çok daha ağır bir şekilde verilmesi de eklenince açıkçası filmin biraz baydığını söyleyebilirim. Kısaca bir filmde bu kadar fazla karakterle aynı derece fazla şey anlatılmak istenilince doğal olarak süre yetmiyor ve "İnanılmaz Örümcek-Adam 2"de bir istisna değil. Bu arada, filmin müziklerini yapan Hans Zimmer yine mükemmel bir işe imza attığını belirtmeden geçemeyeceğim. Yine harikulade karakter temalarına imza atan Zimmer'ın özellikle Electro temasına hayran kaldım. Örümcek Adam'a da kahramanca bir tema hazırlayan usta bestecinin dubstep stiliyle bestelediği Electo temasının yılın en özgün bestelerinden biri olduğunu düşünüyorum.

                  Örümcek Adam
                  Sonuç olarak ilk üçlemeye göre yine daha güzel bir çizgide ilerleyen "The Amazing Spider-Man 2 / İnanılmaz Örümcek-Adam 2", başarılı görsel efektleri ve göz boyayan aksiyon sahneleriyle ilgiliyi hak eden bir film. Ama ilk filme kıyasladığımızda hikayenin işleniş şeklinin oldukça sönük kaldığını söylemeliyim. Karakterleri seyirciye benimsetmek amacıyla hızından ödün veren filmin en büyük artıları ise çizgi romana sadık yapısı ve Hans Zimmer'ın mükemmel müzikleri.

                  Yönetmen: Marc Webb
                  Senaryo: Alex Kurtzman, Roberto Orci, Jeff Pinkner, James Vanderbilt
                  Oyuncular: Andrew Garfield, Emma Stone, Jamie Foxx, Sally Field, Paul Giamatti, Dane DeHaan
                  Orijinal Müzik: Hans Zimmer
                  Görüntü Yönetimi: Daniel Mindel
                  Kurgu: Pietro Scalia
                  Süre: 142 dk.
                  Ülke: ABD

                  NOT: B